6 Haziran 2012 Çarşamba

Ve her gece sen, sen uyurken...

Pilli Bebek' i BehzatÇ. de keşfetmiştim. Bu aralar kendilerini dinlemek çok hoşuma gidiyor. Özellikle akustik parçaları pek şahane. Yaşlanmışım artık çok dan dun müzik kafam kaldırmıyor, yan dairede yüksek sesle çalınacak olsa kısın diye zile basacak gibi oluyorum ama hem yaşlı hem huysuz olmak istemiyorum, ikisi birden, henüz çok erken.

Ela uyuyor içeride, kendime çok güzel bir sütlü kahve yaptım, fon müziği güzel, ruhum iyi. Kapıya astım tüm beklentilerimi. Yanından her geçtiğimde bana göz kırpıyorlar, ben onlara nanik yapıyorum. Bana sinirleniyorlar biliyorum. Bazen hayatın olduğu haliyle güzel olduğunu hissediyorum. Öyle zamanlarda kendimi çok huzurlu, dingin ve mutlu hissediyorum. Tıpkı şu anda olduğu gibi. Her şeyin olduğu gibi olmasındaki güzelliği görebilmek...diye başlasam cümleye nasıl biter ki? 

Jose Saramago' nun Görmek' ini bitirdim sonunda. Okuduğum her kitabı ile daha çok seviyorum Saramago' yu. Kendisini aldım kalbimdeki baş köşeye, Herman Hesse ile Sabahattin Ali arasına oturttum. Sabahattin Bey tamam ama Herman' la biz...diyecek oldu, bu benim gönlüm karışmayın Sevgili Saramago, buyrun bir sütlü kahve de size, ne kadar güzel yapmışım, öyle değil mi dedim.  Görmek' de en çok neyi sevdim biliyor musunuz? Tam kelimesi kelimesine hatırlayamayacağım ama 'İki insan birbirine yarın görüşürüz dediklerinde, yarın gerçekten görüşmelerinin aslında bir mucizenin gerçekleşmesi demek olduğunu farketseler.' demişsiniz ya, işte o beni çok etkiledi. Bütün kitaptan bunu mu çıkardınız dedi bana biraz dudak bükerek, biraz alaylı. Alayına gülümseyerek karşılık verdim. Ben görüşürüz, iyi geceler, hadi baybay diyerek ayrılırken annemin yanından, Ela' mın, babamın, Çetin' in, kardeşlerimin, yeğenlerimin, Bikem' in...tek tek yazmakla olmayacak sevdiklerimin diyeyim. O gider ve ben de gider gibi yaparım, sonra dönüp mutlaka bir kez bakarım. Son bir hatıra görüntü isterim, onun farkında olmadığı...Bu benim anlatmak istediğim şey değil dedi Saramago. Ne farkeder bana bunu hatırlattı diye cevap verdim. Okur ukalalığıma kaşlarını çatarak cevap verdi. Kalbimin baş köşesinde oturmuş bana surat yapıyordu. Biraz daha konuştuk, onları şimdi burada uzun uzun anlatmayayım, çok beğendiği kahvem hatırına Görmek hakkında bir yazı yazmak için bana izin verdi. Biraz araştırma yapmak, biraz bana düşündürdüklerini toparlamak istiyorum. Ama çabuk olmalıyım. Okuduğum bir kitapla ilgili yorum yapmak istediğimde yeni bir kitaba başlayamıyorum çünkü. Öbürkine haksızlık olur hissi yakamı bırakmıyor.

30 Temmuz' da Ela 2 yaşına basıyor. Ona hediyem onun için bir kitap yapmak olacak. Hayır yanlış yazmadım, gerçekten yapmaktan bahsediyorum, yazmaktan değil:) Yazıları resimleri olan bir kitap, sadece Ela için, onun sevdiği şeyleri düşünerek tasarlanmış. Şu anda neler olacağını tam bilmiyorum. Kitabın kahramanının adına karar verdim sadece. Umarım bu büyük ve güzel niyetin altından kalkabilirim.

1 Haziran 2012 Cuma

Hakkında her şeyi duymak istiyorum...

...bu aşk değil de nedir? Nil Karaibrahimgil şarkıları gibi olmak istiyorum. Hafif. Neşeli. E o zaman öyle olayım bari.

Bu şarkı bana platonik aşklarımı hatırlatıyor. İnsan üzülüp karalar bağladığı zamanları nasıl da gülerek ve severek hatırlayabiliyor? Zaman bizi nasıl bir yanılgıya sürüklüyor da eskinin kötüsü şimdinin allı pullu hatırası oluyor?

Ferdi Tayfur' u dinleyip çok ağlardım ben. Bazen aşık olacak birini bulamamışsam aşık olduğumu hayal edip ağlamışlığım bile olmuş olabilir. Sonradan utanırım diye bunları gerçek hatıralarım olarak yazmak istemiyorum, evet. Ne de olsa insanın geçmişe bakışı da o anki ruh hali ile çok ilgili. Bu durumda mış gibi yapmak en iyisi.

Jose Saramago' nun Görmek' ini okur gibi yapıyorum hala. Ah bu çok sert oldu aslında ama silemeyeceğim. İki aydır kitabın yarısına gelebildiğime göre bu hakaret müstehak bana. Oysa aklımdaki ben haftada bir iki kitap okur, okunası şeyler yazar, çok çalışır karşılığını alır, kızını çok sever ona karşı çok sabırlıdır ve el kadar çocuğa bağırmaz. Ben Ela' ya avaz avaz bağırdım bugün kaç kere. Birisi benim yanımda böyle bağırsa bir çocuğa, döverim onu. Dövesim gelir yani. Bir yerlerde dinlemiştim çocuğa bağırıp çağırırken kızdığınız aslında o değil, sizi sinirlendiren ne onu düşünün diye. Doğru. Başka birine kızmıştım ben. Güzel kızım özür dilerim, hata yapmak anneliğin şanındandır, affetmekse evlatlığın. Seni çok seviyorum. Annenin dediğini yap, yaptıklarına da boşver. 

31 Mayıs 2012 Perşembe

Bazen seni sevmiyorum, sonra geçiyor

Cemal Safi' nin bir sözü başlığım. Dün twitter' da rastladım, çok hoşuma gitti. Ama moralim bozuk iki gündür. Dünden beri düzeltmeye çalışıyorum bir de şöyle bak, ama bak şöyle düşün diyerek iyi yanını görmeye çalışıyorum olan şeyin. Ama belki  bu da yanlış. Bazen kötü olan şey sadece kötüdür, illa altında üstünde bir iyilik aramak gerekmez. Ama bu çaba sarfettiğin bir konuda çaba sarfetmediğin günlere göre hiçbir fark olmadığını görmek, üstelik kendinle beraber başkasını da aşağıya çekmek...sözümü bitiremeden ağlayabilirdim, bu nedenle ucu açık bir cümle olarak kalsın. Zira ağlamak değil şimdi ne yapmam lazım deme vaktidir. Bilemiyorum, kafam karışık.
Camlar açık, ezan sesi geliyor. Ezan sesini bu kadar yakından duymak Ramazan' daymışım gibi hissettirdi. Çünkü gelip giden araba seslerinin dışında ezan ve kuş sesinden başka ses yok. Sanki herkes sofra başında, iftar açıyor. Geri dönüp okumadan yazdığım şeyler bunlar. sonuna kadar durmadan yazacağım ve silmeyeceğim. Bugünün bana düşen cezası bu olsun demek çok iki yüzlüce. Aslında yazdıklarımın hiç de o kadar kötü olmadığını düşünüyorum. Ama azıcık mürekkep yalamış her sultan kişi bu kadar yazıyor biliyorum. Olsun be güzelim, herkesin şeysi kendine güzel.
Gelelim başlığa. Bazen kendimi seviyorum, sonra geçiyor. Yok yanlış yazmadım ben kendimi zaman zaman sevip çoğunlukla hırpalamayı ya da eksik bulmayı tercih ediyorum. Bugün biraz da acıyorum kendime. Çünkü Matematik sınavına ölesiye çalışıp yine 20 almış öğrenci gibi hissediyorum. Çaresiz. Çünkü götünü de yırtsa matematikten başarılı olamayacak kafa basmıyor. Benim de kafam bastığını sanıyor bir şeylere, bir yerlere ama sonra bu durumun hiç de sanıldığı gibi olmadığı anlaşılıyor. Zavallı kafam, bugün sana da acıyorum, kendime de, aşağı gidişime de, benle göz göre göre gidene de... Yine gözyaşı hücumu, yine kesilmiş bir cümlw. Hiç durmadan yazsam yazsam yazsam nolur neyi bulabilirim, neyi farkedebilirim. En iyisi ben bir çay demleyeyim.

29 Mayıs 2012 Salı

Bir garip yazı

Kişisel gelişim konusunda bir yazı yazmayı düşündüğümde yazacaklarımdan çok emindim. Bu konuyu eskiden nasıl algılıyordum şimdi ne düşünüyorum, hangi noktalarda bilerek ve isteyerek aldandım çözmüş gibiydim. Şimdi, yazıyla ilgili birçok başarısız denemeden sonra, bu konuda kafamın hala çok karışık olduğunu anlıyorum. Bu nedenle yazdıklarımın bir tavsiyeden ziyade; beraber akıl yürütme çabası olarak algılanmasını temenni ederim.


Kişisel gelişim başlığı altında kitapçıların raflarını süsleyen konulara olan ilgim 2007 Eylül' ünde başladı. Reiki, kuantum düşünce tekniği, nefes terapisi, kuantum dramalar, sedona yöntemi, eft tekniği aldığım eğitimlerin sadece bir kısmı. Kitaplığımda bir kitapçının kişisel gelişim reyonundaki kadar kitap var sanırım. Bir dönem adını duyduğum her eğitime katıldım, her kitabı aldım. Anlayacağınız, kişisel gelişim manyağı olmuştum, sorun şu ki; bir türlü gelişemiyordum. Aldığım eğitimin, okuduğum kitabın verdiği ara gazı sabun köpüğü gibi sönüveriyordu ve ben yine başlangıç noktasına dönüyordum.

Kuantum düşünce kitapları Schrödinger' in kedisini anlatıp duruyordu. Nereden baktığınıza bağlı olarak kedi bir görünüp bir kaybolduğuna göre; ben de hayatımla ilgili bakış açımı değiştirebilirdim, istemediklerimi hayatımdan çıkarıp yenilerini düşleyerek istediğim her şeyi elde edebilirdim. Kedinin bu işlerle ne alakası var anlamamıştım ama ben kendi Matrix' imi bulmuştum. (Bu basite indirgenmiş anlatımdan dolayı Schrödinger' den ve kedisinden özür dilerim.)

Kısa yoldan söyleyeyim, aldığım gazla hayatımda çok büyük kararlar aldım. Bu kararlar yanlıştı demek çok büyük yanlış olur. Ama içleri doldurulmamıştı, doğru zamanı planlanmamıştı, sonrası hesaplanmamıştı. İstediğim her şeyi olabileceğimden, her şeyi yapabileceğimden o kadar emindim ki o şeyin ne olduğunu bilmekle ya da bulmakla vakit harcamadım, nasıl olsa o şey bana gelecekti. Eğitimlerden birinde yapılan bir drama seansında biri bana ataların sana uç diyor demişti ve ben de onları dinleyip uçtum. Nereye uçacağımı, nasıl uçacağımı planlamadığım için de yere çakıldım.

Bugün hala içi doldurulmadan alınmış kararların neden olduğu boşluğu doldurmaya çalışıyorum hayatımda. Uçmayı hala çok istiyorum. Ama bunun için sadece olumlu düşünmenin, sadece inanmanın yetmeyeceğini artık biliyorum. Kişisel gelişim eğitimlerine katılmaya devam ediyorum. Sanırım benim için bir alışkanlık oldu bu. Ama akıl ve mantığı bir kenarda bırakıp kişiyi hayalperestliğe sevkeden şeylerden uzak duruyorum.

Yani artık kişisel gelişimden anladığım secret ya da benzeri şeyler değil. Ama onlar da bütünüyle yanlış değil. İnsanların satın almaları için ilgi çeken kısımları cilalanıyor sadece. Yoksa Mevlana da diyor ' gül düşünürsün gülistan olursun, diken düşünürsün dikenlik'. Önemli olan kendimiz için doğru olanı bulup düşünebilmekte. Ve yanılmadan doğruyu bulamayacağımızı unutmayıp sabretmekte (Bu kısmı kendim için yazdım, evet:)

25 Mayıs 2012 Cuma

Mutluyum...mutlusun...mutlu

Bir sabah uyansa bir karı koca ve farketseler bir gariplik olduğunu o sabahta. Kadın adamın vücudunda, adam kadının vücudunda. Ruhlar beden değiş tokuşu yapsa. Ama sadece bu kadar basit değil. Sesleri aynı kalsa, erkek ve kadın bilinçleri de. Mesela adam herhangi bir şeye kadınca bir tepkiyle çığlık atarak karşılık verse ama hemen ardından Allah' ım napıyorum ben dese. Kadın hem adamın çığlığını küçümsese dalga geçse, hem de ondan güçlü olduğunu bilerek ve göstermek isteyerek adama kol kanat gerse. Yani aslında yanlış bedene hapsolmuş ruhlar gibi değil de, yanlış ruhu hapsetmiş bedenler gibi hissedip davransalar. Nasıl olur acaba? Elias Canetti Böcek' i yazarken böyle bir noktadan mı yola çıktı acaba? Belki de kahvesini içerken duvarda gezinen böcek verdi bu fikri ona. Bana gelen fikir uykudan önceydi. Çetin' e mi kızdım bilmeden acaba? Onu benim kalıbıma sokarak ne elde etmek istiyorum acaba? Ya ben onun kalıbına girip ne yapacağım? Şöyle bir düşündüm de kesin deliririm:) 

İşte böyle...Bazen hayat her şeyden ve herkesten bağımsız olarak çok güzel oluyor.

22 Mayıs 2012 Salı

dıt dıt dıdıt dıt

Kafamın bu kadar karışık olduğu bir konuda yazmak ne kadar doğru bilemiyorum. Geçen gün bu konuyla ilgili uzunca bir yazı yazmayı denedim. Başlangıçta her şey iyiydi. Sonra bir yandan yazarken, bir yandan yazdıklarımla konuşmaya başladım. Yazan yanımla düşünen yanım çatıştı, aklım parmaklarımdan dökülen sözlere itiraz etti. Oysa bırakmak istiyorum ben her şeyi. Düşünen yanımı, çatışan yanımı, isteklerimi, olmuyorlarımı, olmazsa olmasın demeye zorlayan yanımı...hepsini. Geriye sadece ben kalayım, beni bir türlü rahat bırakmayan kafa gürültüleri, ruh ezilmeleri bırakın beni.

Bırakalım her şeyi.

31 Mart 2012 Cumartesi

nayır

Kadın masadan kalktı. Elindeki bardağı duvara fırlattı. Bunu öyle sakin bir biçimde yaptı ki duvar bardağın kırılmasına sebep olduğı için kendinden utandı.
Bir şeyleri kırıp dökmenin en sinir bozucu yanı kırığı döküğü temizlemek di mi dedi adam. Sanki beraber izlenen bir filme yorum yapar gibi rahat. Kadın oralı olmadı, kendi filmine kapılmıştı. Ama bunlar gerçek değil dedi adam. Ne farkeder dedi kadın. Ne diyeceğini bilemedi adam.

30 Mart 2012 Cuma

Değişik

Ani bir yazma isteği buraya itti beni. Değişik bir dönemden geçiyorum. İçinde bulunduğum hafta ile birlikte bu iki hafta yapmam ve yapmamam gereken şeyler var. Vazgeçmem gerekenler de. Vazgeçme kısmına henüz hazır değilim, ama yavaş yavaş ikna oluyorum, hissediyorum. Yol nereye gidecek artık önemsemiyorum. Yazdıklarımın bir anlamı yok gibi görünebilir ama anlamı var. Ser verip sır vermemem gerek. Seri dökmeye çalışıyorum işte, sırlar benim olsun. Beni buraya oturtan dürtü buraya kadarmış. Tıkandı kaldı. Viagranın bila fayda etmediği yaşta gibiyim. Süngüyü doğrulttuk ama sonunu getiremedik. E, iyi güzel, şimdilik bu da yeter.

Ela içeride uyuyor, Çetin kanepede. TV da sevdiğim bir programı seyrediyorum. Biraz çikolata ve bisküvi yedim. Onları yerken öğlen ne yesek diye düşündüm. Yarın kaldığım yerden Ducan hayatıma dönsem çok iyi olacak. Bu gidişle verdiğim bir iki kiloyu da geri alacağım. İvme! Ne güzel bir kelime! Böyle devam edersem kazandığım kilo verme ivmesi bir anda kilo alma ivmesine dönüşüverecek. Böylece ivme ile ibre arasındaki benzeşmenin sadece harflerden ibaret olmadığı da ortaya çıktı. İvme de ibre gibi oynaklaştı. Bir hafta yeme ivme aşağıya, iki gün ye ivme hemen yukarıya. Saçma oldu bu da.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Sana kimler inansın?

Yalancı yalancı
Sana hiç güvenim kalmadı
Hani yapacaktın Ducan' ı?
...
Ne çok yalan söylüyorum ben kendime! Yapılmayan işleri planlama sorumlusuyum ben. Yapılmayacak diyemiyorum, daha hepten ümit kesmedim kendimden. İşte benim işim bu, bu aralar. Planlar yapmak, onları nasıl uyguladığımı, sonunda ne kadar mutlu olduğumu düşleyip hayallere dalmak. Sanki her şey için zaman varmış gibi. 2012 için her şeyin birbirini saydığı, uyum içinde olduğu bir yıl dilemiştim, bu da yaptığım planlar gibi ütopyaymış, anladım. Mesela Ela' nın uyuduğu şu kısacık zaman boyunca hareketli banner yapmayı keşfetmem, etiket tasarımına devam etmem, bana her şey yakışırı izleyip eleştirmem, yemek yemem gerekiyor. Şıklar arasında olmasa da ben buraya yazı yazmayı seçtim. Bu küçük kaçamak için mutsuz değilim.

Ela büyüyor, zaman geçiyor, yapmak istediklerim gittikçe belirginleşiyor. Belirsizlik bulutunun giderek dağıldığını görmek bana güven veriyor. Giderek her şeyin oturduğunu, suyun yolunu bulduğu gibi, kendi yolumun da beni bulduğunu hissediyorum. Kimbilir, belki de sadece hayal kuruyorumdur. Olsun.

Murat Gülsoy' un yazarlık eğitimi kursuna katılmayı çok istiyorum. Önümüzdeki aylarda bunun için kaynak ve zaman yaratabilirsem harika olacak. Daha fazla yazabilmek beni yalancı çıkaran planlarımdan biri. Bu planı gerçekleştirmekse dileklerimin en şahanesi.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Başucumda Müzik

Everest yayınlarının cep kitapları serisini çok seviyorum. Okuması ve taşıması çok rahat olan bu kitaplar, kitabın normal boyutlu baskısına göre daha da ekonomik oluyorlar. İyi bir yazarın (bilindik de denilebilir!) ortalama kalınlıktaki bir kitabı 25-30 liradan satılıyor. Fiyatlar bu kadar yüksek olunca da bazı kitapları ıskalamak kaçınılmaz oluyor. Başucumda Müzik ilk olarak 2003 yılında yayınlanmış ama benim bu kitapla tanışmam  bu ay mümkün oldu. Sanki 10 senedir bu anı beklemiştim der gibi oldu bu cümleler değil mi?:) Sadece, cep kitabı uygulamasının iyi bir şey olduğunu vurgulamak istiyorum. 

1950-60 döneminde yaşanan yasak aşk, kadın kahramanın gözünden anlatılıyor kitapta. Kendisinden yaşça epey büyük olan Fuat' la çocuk yaşında ilk karşılaşmasını, o karşılaşmada kurduğu hayallerin yıllar sonra nasıl gerçekleştiğini, her ikisinin de evli olmasına ve Fuat' ın siyasetçi kimliğine rağmen alevlenen aşkı ve sonrasında yıllar boyunca süren ilişkiyi Leyla anlatıyor da anlatıyor. Öyle akıcı ki kitap, sayfalar baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Ama bir süre sonra Leyla ile monologlar başlıyor. ' Bunu söylemiştin' 'Of tamam anladım, adamı çok sevdin, çok seviyorsun!' 'Bununla bunun ne alakası var şimdi?'...gibi. Çok fazla duygusal tekrar var. Paragraflarca hislerini okuyoruz Leyla' nın. Sanki bir türlü bizi ikna edebildiğine ikna olamıyormuş gibi... Ve bizim ikna olmamız, her şeyden önemliymiş gibi.

Böyle anlatınca; kadın kahramanın ağzından anlatılan yasak bir aşk demek çok da doğru gelmedi şimdi. Aslında kitap boyunca Leyla' nın aşkını okuyoruz biz. Evet, Fuat' ın harika sürprizleri var, yurtdışında  geçirilen güzel zamanlar, kaçamak bir ada tatili, Leyla' nın eşinden boşanması, kim ne der bir kenara bırakarak  resmen Fuat' ın metresi (resmen? metresi? işte şimdi resmen saçmaladım!) olarak yaşamaya başlaması... bunların hepsini sıkılmadan okuyoruz. Ama tüm bu yaşananlar, duyguların yanında figüran olmaktan kurtulamıyorlar. Yine de memleketin giderek içine düştüğü karanlık, yasak aşkı da içine alıyor. Darbe, her şeye son veriyor. Ama Leyla Fuat' ı hep seviyor. Kitabın en etkileyici kısmı bu bence. Sanki ben bu satırları yazarken Leyla bir yerlerde oturuyor, başucunda onların şarkısı çalıyor ve o, Fuat' ı seviyor.

Kitabı okurken hikayenin gerçekliğini merak etmiştim. Fatin Rüştü Zorlu ile Vesamet Kutlu arasındaki aşkı anlattığını yazmış birçok kimse. Vesamet Kutlu, çok güzel bir kadın olmasına rağmen, Zorlu' nun ölümünden sonra onun yasını tutmuş ve bir daha hayatına kimse girmemiş.

Güzel bir kadın olması, hayatına yeni birini sokmanın gerekli ya da yeterli şartı mı? Ben çirkinsem, ben de öleyim mi? Ne fena sözler bunlar!



1 Şubat 2012 Çarşamba

iki ve üç

dün yazamadım. bugün, dünle birlikte bitsin. ducan' ın protein evresine devam ediyorum. tokum, acıkmıyorum falan ama yalan. ağzımın tadı yok. saman gibi geliyor her şey. çok su içeyim diye sular seller gibi tuvalet mesaisi de cabası ama kendimi hafif hissetmiyor da değilim. memnunum yani halimden.

bu hafta yeni siteyi herkese duyurmayı planlıyorduk, kar bizi de vurdu. yine de hafta daha bitmedi, umarım hedefimizi tuttururuz. elimde olan ya da olmayan sebeplerden gerçekleşen ertelemelerden fenalık geldi çünkü. hem erteleme...aslında erteleme değil de gecikme ya da uzayıp sakız olma mı demeliyim?

harika bir klasik müzik var fonda, aydınlık bir güneş altında enfes bir kar yağıyor. ela içeride öğle uykusu uyuyor. özgür ve mutluyum. hayatın bu keyif anları ne kadar da tatlı! ve mutlu hissederken bir şeyler yazmak ne kadar...

...kimbilir cümleyi nasıl tamamlayacaktım. araya iki saat girdi. güneş bir göründü bir kayboldu derken akşam oldu. yine de çetin' in eve erken gelmesini fırsat bilip kısa bir yürüyüş yapacağım şimdi.

30 Ocak 2012 Pazartesi

bir

birden başlıyorum ama kaça kadar devam edeceğim bilmiyorum. ilk etapta 21 gün mü olmalı, yoksa bir ay mı? bir alışkanlığın yer edinebilmesi için 21 günlük üç periyod gerekirmiş. ilk 21 gün eski alışkanlığından koptuğun için acı çekme evresi, ikinci 21 gün alışma evresi, üçüncü 21 gün ise yeni alışkanlığın otomatikleşme evresi. ne saçmalıyorum ben peki? rejim efendim rejim. sabah tartıldım 60.1 kg. 60 hala psikolojik sınır olmaya devam ediyor ne yazık ki. planım şu: 4 gün ducan' ın atak evresi. bu evre lafına da kıl oluyorum ama jargonu değiştirirsem rejimi bozmuş gibi hissederim kendimi. 4 günden sonra normal protein+sebze diyeti. böyle yazarken ne kolay valla. sanki yaptım bitti, inceciğim şimdi. devam ettiğim sürece her gün yazayım ben bunları. yazmazsam tüm çabam pes ettiğim noktada duman olup uçuyor sanki. o zaman nutella kavanozunda kaşık oluyorum, dibini görmeden bırakmıyorum. 
bırakıyorum eskiyi bir tarafa. bugün başlıyorum meşhur ducan' a. gün gün tüm gelişmeler burada.

29 Ocak 2012 Pazar

hoşçakal

ben küsüm eski bir dostumla. dost deyince de üzülüyorum, arkadaşım dersem eski günlerimize ayıp ediyormuşum gibi geliyor. üniversiteden beri can ciğer arkadaştık biz. ne olduysa son beş senede oldu. önce dostlar arasındaki teklifsizlik terk etti bizi, sonra güven. karşılıklı suçlamalar arası düzeltme çabaları, eskiye özlemler derken bir gün bağlar tamamen kopuverdi. o gün bugündür dişimin arasına yuva yapmış bir et parçası gibi bu küslük hali. hiç unutturmuyor kendini. hem karşı tarafa hak veriyorum, hem ona öfkemi yenemiyorum, insan arkadaşıyla neden bu hale gelir diyorum. ama her şey insan için değil mi diyor bir ses bana. banane diyorum o sese kızgınlıkla. ben sadece arkadaşımla küs hissetmiyorum ki kendimi. üniversite, sonraki on sene derken, geçmişimin kocaman bir kısmına sırt çevirmiş hissediyorum kendimi. böyle olunca o kadar öfkeleniyorum ki ona. şimdi kimbilir nasıl anlatmıştır beni diyorum. annesi babası ablaları, ortak dostlarımız... sevdiğim bütün o insanlar onun yüzünden ne kadar yanlış tanıyorlardır beni. haksızlığa uğramanın verdiği yürek burgusu nasıl da sızlatıyor içimi. sanki sütten çıkmış ak kaşıkmışım gibi. yine de en çok kendime hak veriyorum, elimde değil. hayalimde konuşmalar yapıyorum ortak arkadaşlarımızla, durumu bir de benden dinletiyorum onlara. beni haklı buluyorlar tüm bu konuşmalarımda. hayal de olsa haklı bulunmak suçluluk duygumu hafifletiyor benim. sonra haklı olmak falan önemini yitiriyor. biz diyorum niye böyle olduk. nasıl böyle oluruz? canım, sevgili arkadaşım biz neden böyle olduk? neden böyle olmasına izin verdik? böyle olmasına izin verdiğin için sana çok kızgınım, çok kırgınım. ne kadar üzülüyorum biliyor musun? öyle çok üzülüyorum ki hissizleşiyorum. daha sonra vedalaşıyorum eskiyle. anlıyorum ki biz değişirken başka yollar, başka doğrular seçmişiz kendimize. ve bu yolda tolerans tanımamışız birbirimize. biliyorum bu konu kurcalamaya devam edecek rüyalarımı ve düşüncelerimi ama bazen vedalaşıp her şeyi olduğu gibi kabul etmek gerekiyor demek ki. susuzlukta içilen bir yudum su gibi. ferahlatıcı ama yeterli mi? değil sanki.

22 Ocak 2012 Pazar

Sessiz veda

16' sında vedalaştı Ela anne sütü ile. O kadar ani oldu ki bir baybay diyemedi. Ben olsam kırar dökerdim ortalığı neler oluyor, düzeni kim bozuyor diye. Ela' m büyük bir olgunlukla kabul etti durumu. Bu kadar kolay vazgeçilmek hem rahatlattı, hem rahat battı üzdü beni. Tıpkı bu yazıyı burada kesip atmak gibi. Daha yazacaktım ama çikolata kahve tv kombini cazip geldi. Bu kombini giyeceğim şimdi.

14 Ocak 2012 Cumartesi

hoşçakal lefter

ne güzel bir hayatın oldu, ne çok sevildin, çok da hak ettin. keşke son yaşananlar hiç olmasaydı. sanki böyle, gözün arkada kaldı...

12 Ocak 2012 Perşembe

banner

siteyi inceliyordum da banner' ı gören, çocuklara deli olduğumu sanabilir. hiç öyle değil. yani ben tabi ki çocukları severim, ama yolda gördüğüne agucuk bugucuk yapan tiplerden değilim, hatta şımarık bulduğuma dersini vermek isterim ama bacak kadar çocukla ben mi muhattap olayım annesi var babası var, üzülüp ağlaması var, en fenası da daha beter çıkıp seni rezil etmesi var. ama ben banner' ımdaki gibi çocukluk hallerine bayılıyorum. ne yapıyorlarsa sadece onla meşgul olmalarını, her şeyi  dünyadaki en önemli şey oymuş gibi büyük bir ciddiyetle yapmalarını, üzülüp kızdıran her şeyi, herkesi bir anda unutuvermelerini çok kıskanıyorum. anda kalmak var ya işte onun ustası bu veletler. o yüzden ne geçmiş kaygıları var, ne gelecek tasaları. ne yapıyorlarsa, ne yaşıyorlarsa dibine kadar içindeler. hayatı bu kadar dolu dolu yaşamak ne büyük keyif. peki biz bu keyfi nasıl kaybettik?

11 Ocak 2012 Çarşamba

rahat

korkular, endişeler, istiyorum neden olmuyorlar, herkesinki nasıl oluyorlar, vesaireler vesaireler...hepsini bırakıyorum. dün akşam tüm bu mızmız ebrulardan sıklıdığımı, bıktığımı farkettim ve hepsini kafamdan kapı dışarı ettim. kapımı çalan her kaygı için de bir slogan belirledim. rahat! mesela dün bir sürü iş başvurusu yaptım, acaba beni arayacaklar mı diyor cılız bir ses, sesin güçlenip beni ele geçirmesine fırsat vermeden rahat diye bağırıyorum bir komutan edasıyla. arkasından kestirip atıyorum arayan arasın, aramayan aramasın ne olur! şimdilik sesler korkup ortadan kaybolmuyorlar, sadece kısa bir süre sessiz kalıyorlar ama olsun. onların sessiz kaldığı bu huzur anlarımı arttırmayı planlıyorum.

böylece yepyeni kararlar alıp bir gaz uygulamaya geçen ben aylardır elimde sürünen murathan mungan' ın yazıhane' sini bitirdim. kitapta mungan da dahil onbir farklı yazarın 'niçin yazıyorum?' sorusuna  cevap aradıkları yazılar yer alıyor. ben en çok hanif kureishi' nin "yazıya giriş" isimli yazısından etkilendim, tekrar tekrar okudum bu güzel yazıyı. en beğendiğim kısımlarına burada yer vermek isterdim ama şu anda imkansız, belki bir başka yazıda.  kitabı bitirmem bu kadar uzun sürünce, daha fazla yorum yapmam da mümkün olmuyor haliyle.  


8 Ocak 2012 Pazar

Bana yabancı bir gövde üstünde her şeye yabancı bir baş olmuşum

Çok uzun bir başlık. Ama güzel. Sabahattin Ali' nin simyager şiirinden. İnsan bazen kendini nasıl da yabancı hissediyor içinde bulunduğu odadaki herkese. Hey, ben sanıyorum sizinle aynı frekansta değilim ve bu yüzden bir türlü rahat hissedemiyorum kendimi. Herkes bir şekilde enseye tokat olmuş öpücükler, sarılmalar, naberler havada uçuşuyor ben o kadar samimi dağilim sizinle ama bir merhaba da demek gerek herhalde. Kapıdan gelen siz olduğunuza göre ben mi hoşgeldiniz demeliyim siz mi bana bir merhaba deseniz. hay allah bir türlü göz göze de gelemiyoruz ki size hitap edebileyim. samimiyet saçma tamam ama görmezden gelinmek de sinirlendiriyor beni. değilim işte rahat bir türlü. düşünüyorum, şimdi bana merhaba denmedi bana mı kabalık edildi ben merhaba demeyerek ayıp mı ettim. çıkışta da aynı terane. tanıdıklarım var, samimi olduklarım,  merhabalaşmadıklarım. herkese baybay deyip çıkmak istiyorum. o kadar insanı öp, tokalaş zor geliyor, biraz da içimdeki sosyal korkak can buluyor. en iyisi ben bir el sallayıp hadi hoşçakalın diyeyim. içeri seğirtip öyle yapmaya çalışıyorum ama hooop olmuyor bazılarını öpüyorum, bazıları beni öpüyor, bazılarının yüzüne bile bakmıyorum, bazıları benim yüzüme bakmıyor. bir sosyalleşme hikayesi böyle karışık bir kafayla son buluyor.

bu gece öyle çok uyandım ki sabah bir türlü olmadı. her rüyamın arkasından kalktım. niye bunu gördüm şimdi, bu da nereden çıktı derken yeniden uykuya daldım. sonra yeni bir rüya, yeni insanlar. migros' taki kasiyer sıra bende olmasına rağmen görmezden geliyor beni. o kadar sinirleniyorum ki. ama bir yandan da benim yerime sırayı alanların elindeki küçük rengarerenk tabaklar dikkatimi çekiyor ben niye görmedim bunları diye hayıflanıyorum. sonra sırada bekleyeceğime gidip o tabaklardan alayım ben de diyorum zira kasiyer benim söylenmemi ukala bir baş sallantısı ile geçiştiriveriyor. öyle çok küçük tabak var ki bir türlü seçemiyorum. eciş bücüş bir sürü şey. birkaç tane alıyorum, aldıklarım o kadar da güzel gelmiyor, beğenmiyorum, aslında o kadar da güzel değillermiş diyorum. bu arada ilk aldıklarımı nereye kaldırmışlarsa kaybetmişler, benim ürünlerim nerede diyorum mel mel bana bakıyorlar. ben de suçlu suçlu hissediyorum çünkü onlara sahip çıkmadım. midyat' a pirince giderken evdeki bulgurlar kayboldu. bu sıkıntılı alışveriş arasında ezan sesini duydum ve kendimi uyandırma hakkımı kullandım. bir rüyayı rüya olduğunu bilerek görmeye devam etmek ve artık iyice saçmaladığında ya da verdiği rahatsızlık iyiden iyiye arttığında ne biçim rüyasın sen deyip uyanıvermek çok güzel. sanki beğenmediğin bir filmle karşılaşınca sinemayı  terketmek gibi. üstelik bilet ücreti yok, eve dönüş zahmeti yok. yok, yok, yok. 

bilinç altı sen ne fena şeysin.

6 Ocak 2012 Cuma

yine yeniden

çok şey ummakta haksız mıyım? üstelik sana zerre kadar güvenmiyorum 2012. zamana pay biçilmiş başlangıçlar bana göre olmadı hiç. mesela bir pazartesi günü rejime başlayamadım ben. oysa her pazartesi rejime girmek kalan günlerimin hedefidir benim. 

yıllar sonra yeniden saat takmaya başladım. hoşuma gitti çok. saate her baktığımda zamanı durduruyorum sanki. aslında bir nevi öyle değil mi? saate baktığım anın fotoğrafını çekmiş olmuyor muyum? bir kesik atmış olmuyor muyum o andan öncesine ve sonrasına? hatta hatta bir çağ açıp bir çağ kapatıyorum belki. peh peh peh! bu kadar değil elbette, ama saate baktığımı hatırlamak, kaç olduğunu, ayın kaçı olduğunu -ayıp değildir söylemesi takvimli, cillop gibi saatim benim- bilmek kontrol duygumu besliyor benim.

önceleri kariyer yapmıştım(!), sonra kariyer değişikliği hedeflerim tutmayınca çocuk. artık çocuk da yaparım kariyer de demek istiyorum. bakın ben boşuna istifa etmedim, hayallerim vardı benim, onları gerçekleştirmek istemiştim, biraz geç oldu belki ama görüyorsunuz işte, gerçekleştirdim demek istiyorum. tüm bunları en çok da kendime kanıtlamak istiyorum. kendini hırpalayan, kendine güvensiz kendime.

işin iş kısmı böyle işte. haftada en az bir kitap okumak, buraya en azından onu yorumlamak, hep hayalini kurup, başarmak için hiç kalkışmadığım çocuk kitabımı yazmaya çalışmak, güzel müzikler dinlemek, güzel yemekler yapmayı öğrenmek, daha daha daha...daha işte. daha fazla yaşamak istiyorum, ötesi yok. ve bir şeyi yaparken öbüründen vazgeçmek istemiyorum. dengede kalmak istiyorum. her şeyin içinde yer aldığı, her şeyin birbirini saydığı ve beslediği bir denge. işte yeniyıl hedefim böyle.