23 Kasım 2010 Salı

Atopik dermatit ne be?

Ela' nın yüzündeki kızarıklığın teşisi bu işte. Atopik dermatit. Türkçesi bebek egzaması. Yediğim o mu dokundu bu mu dokundu derken kızarıklık tüm yüzüne yayıldı. Kakasından da kan gelince korkum iyice arttı. Şimdi yanakları için krem kullanıyoruz. Bu arada yediklerime dikkat etmeliymişim. Nasıl ve neye dikkat edeceğim anlamıyorum ki. İnek sütü alerjisi diye bir şey olabilirmiş. İyi de ben bunları yiyordum bu zamana kadar, sonradan olabilir mi? Olabilirmiş. Ama olmayabilirmiş de. Taş ta düşebilirniş, ayı da çıkabilirmiş. Doktoruna kızıyor değilim sağolsun son derece ilgili ve yardımcı. Ben hastalığa kızıyorum bu kadar da dönek olunmaz ki. Canım bebeğim küçücük koluyla kafasını kaşımaya çalışıyor. Endişem boyumu aşıyor, yediklerim her şeyin yanında cüce kalıyor. Offf!

13 Kasım 2010 Cumartesi

O eski halimden eser yok şimdi...

Yan yana eklenip tespih gibi dizilemez mi güzellikler? İmamesi ben olacağım merak etmesinler.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

İlk buluşma

30 Temmuz 2010 Cuma sabah 9.30' da minik Ela' mı verdiler kucağıma. Getirdiklerinde ortalığı yıkarcasına ağlıyordu. Göğsüme koydukları anda sustu ve bana bakarak söylediklerimi dinlemeye başladı. Hayatımda kendimi bu kadar önemli, bu kadar işe yarar hisseder miyim bir daha? Bilmem. Ama o anı ömrüm boyunca unutmayacağım, unurmamak için elimden geleni yapacağım. Kim demiş ilk görüşte aşk yoktur diye, sırılsıklam oldum hem de.

Seni gördüğüm andan beri berbat bir Tatlıses şarkısından enfes bir cümle dilimde... Her şey yalan, gerçek sensin. O zaman bu şiir de Turgut Uyar' dan biricik aşkıma gelsin.

özenle soyduğum şu elma söyle şimdi kimindir
özenle ne yapıyorsam bilirsin artık senindir

suya giden adam meselâ omuzunu eğri tutsa
güneş su ve adamın omzundaki eğrilik senindir

ayağa kalkarsın, adına uygunsun ve haklısın
kararan dünya bildiğin gibi sık sık senindir

kararan dünya, yeni bir güle bir ateş parçasıdır
bir ateş parçasından arta kalan soylu karanlık senindir

bir deneyli geçmişi aldın geldin yeniyi güzel boyadın
ben bilirim sen de bil ilk aydınlık senindir

çünkü bir silah gibi tutarsın tuttuğun her şeyi
her yeri bir uyarma diye tutan ıslık senindir

senindir ey sonsuz veren ne varsa hayat gibi
tutma soluğunu, genişle, öz ve kabuk senindir

ey en güzel görüntüsü çiçeklere dökülen bir çavlanın
aşkım, sonsuzum, bu dünyada ne var ne yok senindir

29 Temmuz 2010 Perşembe

Öylesine

Hamileliğimin başından beri kendimi normal doğum yapmaya hazırlıyordum ama sanırım bu arzum gerçekleşmeyecek. Dün kontrole gittiğimizde doktor suyumun çok azaldığını söyledi. Bugün tekrar kontrole gideceğim. Eğer durum aynıysa yarın ya da Cumartesi sezeryen olacak. Çok tuhaf hissediyorum şimdi kendimi, ikiye bölünmüş gibi. Bir yanım normal doğumun getirdiği belirsizlik ve korkudan kurtulduğu için oh be derken, öbür yanım tabansız ilan etti bile beni. Hem bir şeyin olmasını beklerken beklemeye alışıyor insan. Şimdi bin tane şey dönüyor kafamda. Kızım sağlıklı doğacak mı, hemen emzirebilecek miyim, sezeryen beni nasıl etkileyecek, hastane çantama çorap da koysam mı... bir sürü irili ufaklı soru. Korkuyorum lan Kamil, valla korkuyorum.

Gelelim bunca aradan sonra Fenerbahçe' ye. O Önder denilen skindirik herifi futbolcu sayan, yetmeyip bir de takıma koyan zihniyetin ebesini eşekler kovalasın. Herif bumerang gibi, nereye kovarsan kov geri gelip defansın içinde patlıyor. Bilica denen tecavüzcü Coşkun kılıklı orangutanı iyi oynuyor diyen Rıdvan da bi sktirsin gitsin. Kazım' mış, Santos' muş falan görmeye tahammülüm yok bu insan ziyanlarını. Lan bi sktirin gidin, o her boku bildiğini sanan gerzek başkanınızı da götürün, ömrümü yediniz be.

27 Temmuz 2010 Salı

Ölüm bir varmış bir yokmuş

Jose Saramago' nun Ölüm bir varmış bir yokmuş isimli kitabından bahsetmek istiyorum bugün. 'Ertesi gün hiç kimse ölmedi' diye başlıyor kitap ve aynı cümleyle de bitiyor. Günlerden bir gün, bir yılbaşı akşamında, hikayemizin geçtiği memlekette kimseyi öldürmemeye karar veriyor ölüm. Yeni yılla birlikte memleketteki tüm insanlar ölümsüzlüğe kavuşuyor. Önceleri coşkuyla karşılanan bu durum, ölümsüzlüğün getirdiği sorunlar ortaya çıktıkça büyük bir kargaşaya neden oluyor. Çünkü, ölümün öldürmekten vazgeçmekle vadettiği ölümsüzlük, sonsuz gençlik pınarı anlamına gelmiyor. İnsanlar hastalanmaya, yaşlanmaya, kazalar geçirmeye, birbirlerini öldürmeye teşebbüs etmeye devam ediyor, ta ki son nefeslerine kadar her şey daha öncesi ile aynı seyrediyor, ama o son nefes bir türlü verilemiyor. Kitap yeni düzene insanların uyum sağlamaktaki başarısını öyle güzel anlatıyor ki hayran kalmamak elde değil. Karakterlerin birbirleri ile konuşmaları aynı paragraflar içerisinde ard arda verilmiş. Şöyle yani: 'Nasılsın? İyiyim, sen nasılsın? Ben de iyiyim. Banyo yapmam lazım...'Uzun konuşma cümleleri arasında hangi lafı kim dedi karışıyor başlangıçta ama alışınca süper valla. Başbakan ile dini liderin konuşmaları şahaneydi mesela. Yine hikayeye döneyim. Ölüm verdiği 6 aylık aradan sonra işe geri dönüyor, herkes rahat bir nefes alıyor derken, postadan çıkan eflatun zarflar yeni sorunlar başlatıyor...

Okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. Özellikle bir kayıptan sonra okumak, benim için kitabı daha da anlamlı kaldı. Teşekkürler Saramago.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Kimseyi görmedim ben senden daha güzel...

Bugün 26 Temmuz Pazartesi. Nefis bir yağmur başladı İstanbul' da. Doğum günüm kutsanıyor her damlayla. İyi ki doğmuşum be diyecek kadar güzel bir gün. O zaman bu şarkı da benden doğum günümün en güzel hediyesi canım kızıma gitsin. Çarşambadan itibaren istediğin zaman dünyaya gelebilirsin.

Kimseyi görmedim ben
Senden daha güzel
Kimseyi tanımadım ben
Senden daha özel


Kimselere de bakmadım
Aklımdan geçer
Kimseyi tanımadım ben
Senden daha güzel
 Sana nerden rastladım
Oldum derbeder
Kendimi sana sakladım
Senden daha güzel


Kimseleri de takmadım
Ölsem değişmem
Kimseyi tanımadım ben
Senden daha güzel

25 Temmuz 2010 Pazar

Sıcak, çok sıcak

Neşeli Emre Altuğ şarkısı gibi bir hava ama değil neşelenmeye, nefes almaya hal bırakmıyor insanda.

ODTÜ' nün mezuniyet töreninde endüstri mühendisliği bölümünün taşıdığı pankart yüreğime su serpti, o da sadece bir anlığına...


24 Temmuz 2010 Cumartesi

Ela' yı beklerken

Hamileliğin son günlerindeyim artık. Sıcaklar bir yandan, hamile olduğumu gören hemen her kadının anlattığı korku hikayeleri öte yandan iyice yusuf yusuf olmuş durumdayım. En korkunç doğum hikayesini anlatana ödül vadettim de benim mi haberim yok kuzum? Niye korkutup duruyorsunuz insanı? Sanki kendi başına yeterince korkulmuyormuş gibi. Hem madem bu kadar korkunç bu iş ard arda ne diye ürediniz? Hoş böyle deyince de verilecek cevapları hazır. Efendim, unutuyormuş insan çekilen acıları. Oh ne güzel, kendin hamileyken unut, beni görünce aklına gelsin hepsi.

Benim gibi bu korku hikayelerinden korkan ve tepki duyan birilerinin fikri sanırım şöyle güzel bir site buldum. Umarım zamanı geldiğinde kendi pozitif hikayemi de eklerim.

Günün yemeği peynir ekmek ve karpuz
Bugün doğacak çocuklara Nergis ya da Nejat desek de olur demesek de.
Günün şiiri Ah Muhsin Ünlü' den gelsin:

sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-senegalliler dahil değil

sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-yoksa seni rahatsız mı ettim?

sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-freud diye bir şey yoktur.

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-haydi iç de çay koyayım.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Belşazzar' ın Kızı

Neyse ki kitaplar var, özellikle de çıtır çerez tadındaki polisiye kitaplar.

Barbara Nadel ismi pembe dizi yazarı etkisi bıraksa da bende, Belşazzar' ın kızı,  yazarın Türkiye polisiyeleri serisinin ilk kitabı.

Konusuna gelince; Balat' ta yaşayan Meyer isimli yaşlı bir Yahudi hunharca öldürülür. Köhne evinde içkiye bulanarak ölümü bekleyen bu yaşlı adam neden böylesi bir vahşetle katledilmiştir? Maktülün kanıyla duvara çizilen gamalı haç ne anlama gelmektedir? Polisin elindeki tek ipucu, maktülün adres defterindeki iki isimdir. Alman asıllı işadamı Reinhold Smits, Meyer' in patronudur ve 2. Dünya Savaşı sırasında Meyer' i Yahudi olduğu için işten attığı iddaa edilmektedir. Defterde yeralan bir diğer isim Maria Gülcü' dür. Bu ürkünç kadın, çarlık rejimi yıkılırken Meyer ile birlikte Rusya' dan İstanbul' a kaçmıştır. Anlattığına göre bir süre Meyer ile aşk yaşadıktan sonra Mehmet Gülcü ile tanışıp çoluğa çocuğa karışmıştır. İlginç olan ise ne Maria Gülcü' nün ne de çocuklarının ve torunu Natalia' nın hiçbir resmi kayıtlarının olmamasıdır.  Kitabın bir diğer kahramanı Robert Cornelius özel bir okulda İngilizce öğretmenliği yapmaktadır ve Natalia' ya delicesine tutkundur. Fakat bizim kız tek çiçekle bahar olmaz tiynetindedir, bir yandan öğretmenle ilişkisini sürdürürken diğer yandan manyak lan bu karı diyeceğiniz ilişkiler yaşamaktadır.

Gelelim kitabın yerli kahramanlarına. Komiser Çetin İkmen orta boylu, pasaklı, elinden sigara düşmeyen, karısı Fatma, 8 çocuğu (dedeme selam olsun) ve babası ile geçim sıkıntısı içinde boğulan vasat bir tipleme olarak kalabilirdi ama Nadel' in gönlü razı olmamış neyse ki. Kapsamlı tarih bilgisi, mükemmel İngilizcesi, bir yandan hiçbir şeye inanmıyormuş görünürken, diğer yandan samsun kodadlı travesti kuzeninin baktığı fallara göre hareket etmesi gibi tuhaflıklarla oldukça ilginç ve sevilen bir kahraman çıkmış ortaya. Üstelik kitaptaki tasvir Ezel dizisinin Kamil' ini hatırlattı bana. Sanki benim ne işim var burada deyip Ezel' de ölüveren Kamil, Komiser Çetin İkmen olarak dirildi karşımda. Yardımcısı Süleyman yakışıklı, bakımlı ve düzenli biri. Her annenin hayali damat gibi ama heves etmeyin, annesi zorla kuzeni ile başgöz etmek istiyor bizimkini. Diğer tipleri yazasım gelmedi şimdi.

11 Temmuz 2010 Pazar

Dedeme

Ölüm bir varmış, bir yokmuş.

Bir gün bizim köye de uğramış, içimizi dağlamış.  

İnsan bir varmış, bir de yok...

9 Haziran 2010 Çarşamba

Atlıkarıncada bir tur daha

Atlıkarıncada bir tur daha, İtalyan gazeteci Tiziano Terzani' nin son romanı. İnternetten sipariş verdiğim diğer kitaplarla birlikte geldiğinde epey gözüm korkmuştu bu 653 sayfalık kitaptan. Okumayı epeyce erteledikten sonra korkunun ecele faydası yok dedim 10 gün önce. Bu kadar hızlı okuyacağımı, bu kadar beğeneceğimi ummuyordum doğrusu. Pozitif düşünme gücü, kuantum yaşam, reiki, tekamül gibi son dönemin modası spiritüel konulara ikircikli yaklaşan bir manyak olarak bu kitaba bayıldığımı söyleyebilirim. İkircikliyi cümle içinde kullanabilmek ise ayrı bir övünç kaynağı oldu benim için, ağlıyorum şu an.

Kitap, Tiziano Terzani' nin kanser olduğunu öğrenmesi ile başlıyor. Kitabın ilk paragrafında şöyle anlatıyor Terzani hastalığını öğrendiği andaki hislerini: 'Biliriz ama sadece başkalarına olur zannederiz hep; kendi başımıza gelebileceğini asla düşünmeyiz. Ben de her zaman böyle hissederdim. Bu nedenle doktoru duyduğumda herkes gibi ben de çok hazırlıksız yakalandım ve ilk anda sanki bir başkasından söz ediliyormuş gibi geldi. Doktor, "Bay Terzani, kansersiniz" dediğinde, onu benimle değil de başkasıyla konuşuyormuş gibi dinledim; öyle ki-şaşkınlıkla hemen bunun farkına vardım-ne umutsuzluğa kapıldım, ne de heyecanlandım; sanki bu konu hiç de benimle ilgili değilmiş gibiydi....'
Amerika' da kemoterapi tedavisi ile başlıyor Terzani' nin şifa yolculuğu, nefis Amerika ve geleneksel tıp eleştirileri ile beraber. Sonra Hindistan, Tibet, Tayland, Filipinler, Hong Kong. Bu ülkelerde geleneksel öğretilerin, alternatif tıp yöntemlerinin ve uygulayıcılarının, kapitalizmin etkisi ile geldikleri nokta da eleştirilerinden nasibini alıyor Terzani' nin. Ama bunu öyle hakkaniyetle ve samimiyetle yapıyor ki hayranlık duymamak elde değil.   Son olarak, bir övgü de kitabı su gibi okutan tercümesi için Eren Yücesan Cendey' e. Mümkünse okuyun, pişman olmazsınız önerisiyle.
   

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Olsun...

-Bebek mi bekliyosun kızım?
-Evet teyze, amca, abla, her neyse.
-Cinsiyeti belli oldu mu?
-Kızımız olacak inşallah.
-Eh, olsunnn!
-?!?!?!?!

Ortada işlenmiş bir suç varmış da nefs-i müdafaadan yırtar gibiyiz. İyi de kuzum, bir kızım olacağı için tesellinize ihtiyaç duyduğumu nerenizden çıkardınız?

Vedat Özdemiroğlu' nun şu şiiri ile dağılın şimdi, gözüm görmesin, kulağım duymasın kepazeliklerinizi.

mütarekesiz bir mondros düşleyemedim
canım cicim beni affet, gümrükle tekelin yolları ne zaman keşişti onu da bilemedim
ayrıyetten ben hiç ufo görmedim

balkanların en mazlumu arnavutluk mudur
yoksa zalim insanın içinde mi olur
tam ilgilenemedim
türk hafif müziğinden füsun onal' ı
tanrılardan promete yi
kafamdan silemedim

girite gelince
uzaktan bile görmedim
zaten yarımadayı adaya hep yeğledim
hissiyatım için aşağıya bakınız
buralıyım ama teknik ecnebiyim
beyazım fakat genellikle zenciyim

sözün kısası güzeller güzelim
ne becerebildim şiir yazmayı
ne de vazgeçebildim
küçük asya güzel
ahmet haşim büyük
bunu bildim bunu söyledim

20 Mayıs 2010 Perşembe

Yeniçeri Ağacı

Jason Goodwin' in Yeniçeri Ağacı isimli romanıyla ilk karşılaşmamız bir arkadaşımın kitap listesinde oldu. 'Nasıl acaba? Alayım mı ben bunu Kamil?' dememe kalmadı, Kamil kitabı listeme ekleyiverdi.  İstanbul' un eski zamanlarında geçen kitapları çok severim zaten, e buna bir de polisiye örgüsü eklenmiş, içimde Yonca Evcimik şarkıları çalmaya başladı 'ballı lokma tatlısı, aman hadi hayırlısı' türküsüyle beklemeye başladım kitabı. Geldikten sonra bir süre de o bekledi sırasını. Sonunda ikimiz de mutlu mesut kapattık kitabı. Ciklet manisi tadındaki sözlerime son verip sadede geleyim isterseniz.
Yeniçeri Ocağının kanlı bir şekilde ortadan kaldırılmasının (Vaka-i Hayriye) üzerinden 10 yıl geçmiş, aradan geçen onca zamana rağmen yerine kurulan Sekban-ı Cedid ordusu kimselere rüştünü ispat edememiştir. İki hafta sonra dönemin padişahı II. Mahmut, orduyu teftiş edecektir, amaç ordunun güvenoyu kazanmasıdır. Ancak ordunun gelecek vadeden dört parlak subayı ortadan kaybolmuş, birinin cesedi devasa bir kazan içinde pişirilmiş olarak bulunmuştur. İzleyen günlerde diğer subayların cesetleri de şehrin farklı noktalarında, halkı galeyana getirecek kadar korkutucu vaziyetlerde bulunur. Eş zamanlı olarak sultanın gözdeleriden biri haremde boğularak öldürülür ve Valide Sultan' ın Napolyon' un hediyesi mücevherleri çalınır. Sultan olsun, Serasker olsun derdi olan hızlılığı ile ünlü haremağası Yasin' den çözüm emretmektedir. Tüm bu cinayetler ne amaçla işlenmektedir? Öldürülen subaylarla sarayda işlenen cinayet arasında bir bağ var mıdır? 10 yıl önce köklerinin kazındığı sanılan yeniçeriler yeni orduyu devirip eski düzeni geri getirmeyi mi planlamaktadır? Hadım dedektifimizin tüm bu karmaşayı çözmesi için 10 günü vardır.

Kitap arka kapağı gibi bir yazı oldu üstteki paragraf, ama çok beğendiğimi söylemeliyim bu kurmaca kitabı. Kahraman Yasin ile beraber İstanbul' un iki yüz yıl önceki sokaklarında gezinmek oldukça keyifliydi.

18 Mayıs 2010 Salı

Sabah Ağıdı

Bugün 18 Mayıs Salı. Gece yağan yağmur yerini güneşe bıraktı, geride mis gibi yağmur ve toprak kokusu. Ben de sağanak yağışlardan, parçalı bulutlara geçiyorum yavaştan. Güneş hala çok uzak buralardan.

Günün şarkısı Ezginin günlüğü' nden gelsin, Sabah Türküsü desin, canım kardeşim himmetime gitsin. 

Bir deniz üstündeyim, ne ucu var ne bucağı
Bir rüzgar önündeyim, gel keyfim gel
Bir sevda içindeyim, başım dumanlı.

Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü
Bir iner bir çıkarım bu yokuşu
Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü
Kazanırım çocuklarıma ekmek parası

Ben deniz üstünde, rüzgar önünde
Ben sevda içinde, tatlı türküde.
İnişte yokuşta, ekmek parasında

İki oğlum var, Mehmet’le Ali
Gönlümde bir dünya, pamuk gibi

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Yüzünde Bir Yer

Sema Kaygusuz ile tanışmam Yere Düşen Dualar isimli ilk romanı ile olmuştu. Çok beğendiğim bu kitabı aylar önce okumuş, sonra da Sema Kaygusuz' un başka kitabı var mı acaba  kaygusuna düşmeden unutuvermiştim. Ne de olsa insan güzel şeyleri unutmayı daha çabuk başarıyor. Geçenlerde kitapçıda gezinirken Sandık Lekesi ile Yüzünde Bir Yer isimli kitaplarını görünce  güzel hatıralarım canlandı, ikisini de alıverdim. Sandık Lekesi okuduğum en güzel öykü kitaplarından biriydi, çarçabuk da bitiverdi. Yüzünde Bir Yer ise ince bir merakla elden düşmeyen, ama sayfaları arasında ilerlemenin epey güç olduğu, ağır tempolu bir kitap oldu benim için. İkinci tekil şahıs kullanılarak yazılmış olmasını da pek sevemedim karagözlüm. Dersim katliamından sağ kurtulduktan sonra  bu konuda büyük bir suskunluğa bürünen babannesinden miras kalan utanç duygusu ile yine babannesinin anlattığı Hızır hikayelerinin kesiştiği...yok ne yapsam  bu cümleyi toparlayamayacağım, bıraktım, böyle darmadağın kalsın. İçkin, tartım, eğretilemeli, kendilik değeri, eyleyen gibi normal dilde çok da kullanılmayan kelimelerin yer aldığı kimi cümleler öylesine ağır geldi ki taşımak da zorlandım. 'Bir şeye ad vermek onu kendine alışmaya zorlamaktır.' gibi harika cümlelerle karşılaştım, kutsandım.

Kadının üç tane kitabını okumuşsun, ikisini belli ki pek beğenmişsin, gidip niye daha az beğendiğini yazıyorsun, ayıp değil mi derseniz bu da benim dilemmam derim, evet.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Kitaplar ve Kıyafetler

Ayda kaç kitap alıyorsunuz ve bunların kaçını okuyorsunuz?

Böyle soruyor Nick Hornby’ nin Hece Cümbüşü isimli kitabının arka kapağı. Kitaplıktaki okumadığım kitapları onbinbeşyüzüncü kez ayırırken okuyup bitirdiklerimden, aklıma takılıverdi birden. Kendimden utanarak söylemeliyim ki, alınacak yeni kitapları belirlerken ya da internetten ısmarladığım kitaplar geldiğinde kutuyu açıp, hepsini tek tek incelerken, hatta yavrularına kavuşmuş bir anne şefkati ile onları severken duyduğum heyecanı, iş onları okumaya geldiğinde kaybediveriyorum birden. Böyle demek de üzüyor aslında beni, bir yandan kendime bu kadar acımasızca davranmak haksızlık gibi, öte yandan kitaplara böyle davranmak hain ökkeşlik değil mi? Ben aslında alışveriş bağımlılığı ile kitap alma arasındaki ilişkiyi irdeleyecektim, günah çıkarmaya döndü iş, özür dilerim.

Madem öyle, devam edeyim. Sevgili kitaplarım sizlerden özür dilerim. Size sahip olmak için gösterdiğim heyecanı ve özeni, sizi okumak hususunda da göstermeliyim. Fakat hırsızın hiç mi suçu yok Kamil? Kitap var, insan elinden bırakıp tuvalete dahi gidemiyor; kitap var, bitene kadar gönlüme prangalar eskitiyor.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Alkışlar buraya...

TED Ankara Koleji okula bilardo masası aldı, bilardo masası başında verilen derslerle öğrencilerin fizik, matematik ve geometriye ilgileri de arttı, notları da. Proje o kadar başarılı oldu ki diğer okullar sırada.

Sevinç Atabay, 31 yıllık eğitimci. 27 yılını Milli Eğitim’in beyni olarak görülen Talim Terbiye’de müfredat ve kitap hazırlayarak geçirdi. Son 4 yıldır da Türk Eğitim Derneği’nde Genel Müdürlük yapıyor. Aynı zamanda farklı uygulamalarla dikkati çeken TED Ankara Koleji’nin genel müdürü.

Dünyadaki eğitimle ilgili gelişmeleri yakından takip eden, yeni yaklaşımları inceleyen Atabay’ın üç yıl önce bir makale dikkatini çekti. Makalede bilardonun eğitime katkıları anlatılıyor, çocukların zihinsel ve akademik yapısını geliştirdiğini ve matematikle, fiziğe ilgiyi artırdığına yönelik ipuçları veriyordu.

Sevinç Hoca, bu yazıyı okuduktan sonra milli bilardocu Onur Yıldırım’ı buldu. Yıldırım’ı matematik ve fizik öğretmenleriyle buluşturdu. Öğretmenlerden olumlu tekpi alınca kararını verdi. Hemen okula bir bilardo masası aldı. Gerçi kahve kültürü olarak bilinen bilardoyu okulun içine sokması diğer yöneticiler tarafından biraz garipsendi ama Sevinç Hanım’ın bunu pek de önemsemedi.
 
KIRMIZIYLA BEYAZ TOP ARASINDAKİ DAR AÇI

Sevinç Hanım, planını uygulamaya koydu. Rehberlik Servisi’nin belirlediği 20 öğrenciyle çalışmalar başladı. Okulun “pek hareketli ve pek afacan” öğrencileri teneffüslerde bilardo masasının başından ayrılmaz oldu. Bilardo hocası Onur Yıldırım, matematik ve fizik öğretmenleriyle ortaklaşa hazırladığı müfredata göre anlatmaya başladı: “Bakın çocuklar, beyaz topu atarsanız kırmızı topa çarparsa fizikteki momentum kanuna göre şöyle olur...” ya da “Yeşil topla beyaz topun oluşturduğu dar açıya bakın...”

Sevinç Hanım’ın planı tutmuştu. Bilardo masasında toplanan öğrenci sayısı her geçen gün arttı. Okulun haylazları bile bilardo salonunda kenarda sırasını beklemeyi, sessiz olmayı öğrendi. Planın arkasındaki gerçek hedef yavaş yavaş meyvesini verdi. Matematik ve fizik notları 2 olan öğrencilerin bu derslere ilgisi arttı, notlar da 5’e doğru çıkmaya başladı.
 
Bugün 30 olan öğrenci sayısı üç yılda 270’e, masa sayısı ikiye ve dahası akademik başarı yüzde 20’lerden 80-90’lara çıktı. Kız öğrenciler için de Sinem Kökten hocayla derse başlandı. TED’in diğer okulları da aynı sistemi uygulamak için sıraya girdi. TED Ereğli Okulları da hemen bir bilardo masası aldı. Şimdi iki okul daha sırada bekliyor. Bilardo Federasyonu da okuldaki bu değişimi görünce Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurarak TED’i örnek gösterip, okullarda bilardo dersinin seçmeli ders olarak yapılmasını istedi.
 

11 Mayıs 2010 Salı

Caveman-Mağara adamı


Cumartesi akşamı Alper Kul' un hayat verdiği Caveman-Mağara Adamı isimli oyunu izledik.

Caveman,  Amerikalı yazar Rob  Becker tarafından kaleme alınmış tek kişilik bir Broadway oyunu. Bugüne kadar 35 ülkede on milyondan fazla seyirciyle buluşmuş ve en çok seyredilen tek kişilik oyun olarak Guinnes Rekorlar Kitabı’na girmiş.

Kadın erkek ilişkilerine erkeğin zorunlu bakış açısını anlatan bir oyun diyesim var, dedim gitti. Niye mi? Çünkü kahramanımız -Alper Kul' un nefis yorumu ile Kamil- elinden geleni yaptığını düşünmesine rağmen bir türlü memnun edemediği karısı Banu tarafından kapı dışarı konuluyor ve başlıyor kendi evliliğinden, gözlemlerinden yola çıkarak kadın-erkek ilişkilerini seyirci ile beraber irdelemeye.

Oyun, kadınların ve erkeklerin anlaşamama nedenlerini tarih öncesi çağlara dayandırıyor. Erkeklerin avcılık rolleri gereği tek hedefe kilitli olduklarını, dolayısıyla aynı anda sadece tek bir şey yapabildiklerini, kadınların ise toplayıcı rollerinin gerektirdiği geniş algılama yetenekleri sayesinde aynı anda pek çok şeyi yapabildiklerini vurguluyor. Aramızdaki bu farkın ilişkilerimizde doğurduğu sıkıntılar müthiş eğlenceli örneklerle açıklanıyor. Anlamadığım şey şu. Bütün salon gülmekten kırıldık, sanki biz, koca salon dolusu erkek kadın bütün bunları aşmışız, kavga gürültü hepimizden uzak, anlaşmazlık mı o da ne? Pışşşıkkkk diyeceğim müsadenizle. Ama o zaman neye gülüyoruz ki böyle, herhalde ağlanacak halimize...

Bir paragraf da Alper Kul' un müthiş performansı için. Bana Jim Carrey' nin Maske' sini hatırlattı. Vücudunu, sesini kullanışı harikaydı. Bir an bile oyundan kopmamıza izin vermedi. Büyüksün Alper Kul, lanet olsun aramızaki farklılıklar, çok yaşa Fenerbahçe.


8 Mayıs 2010 Cumartesi

Bedenim ruhumdan yoruldu

Sema Kaygusuz ile ilgili arama yaparken ekşi sözlükte karşıma çıktı bu söz. Bir intiharın son cümlesi olacak kadar dramatik görünüyor gözüme. Ama dibine kadar abartasım var, kendimi intihar etmesem de. Hangisi daha keyifli öfkeni anında dışa vurmayıp sırası gelsin hele diye diş bileyerek kontrollü bir hayal gücü ile sürekli tazelemek mi, başlarım çarkına deyip öfkenin koynuna girivermek mi? Dişe diş kana kan intikam intikam...Öyle olmuyor işte, böyle başlıyor belki, ama öyle olmuyor. Onca enerji yerini sakin bir barışma anının hayal kırıklığına bırakıveriyor. E bir sürü sözler biriktirmiştim ben sana, olsun, onlar da bir sonraki gerilim anına kadar hatırda tutuluyor. Sonrası yıldıran dejavü. Kıyamadığım nedir peki, sen mi, vicdan azabım mı?

Günün şiiri: Simyager-Sabahattin Ali

Keskin bir hamızı döktüm avucuma
Seyrettim kaynayıp oyuluşunu
Bir toprak potaya koyup erittim
Sonra bir nefeste içtim kurşunu

Parça parça etti göğsümü kurşun
Avucum sömürerek içti hamızı
Sarı dişlerimi açıp sırıttım:
Kafama çıkmasın diye bir sızı.

Bana yabancı bir gövde üstünde
Her şeye yabancı bir baş olmuşum.
En keskin hamızın işlemediği
Bir taş olmuşum ben, bir taş olmuşum!

7 Mayıs 2010 Cuma

Oyunbozan

Ne zamandır kendimden başkasını sorumlu görmemiştim olanlardan, ama görmek istiyorum şimdi, fonda intizar melodisi, boku başkasına atmaya ihtiyacım var belki. Böyle olmayacaktı hani, tasarladığımız senaryo böyle değildi. Bakıyorum notlarıma ben beş demişim, sen şeş yapmışsın. Mersin demişim dersin anlamışsın. Yok aslında öyle falan da anlamamışsın pek, sanki güle eğlene şey geçmişsin benle ayıptır söylemesi. Ummadığım ne varsa eşlik ediyor bana şimdi. Olsun, bunlar da böyle yaşanacak demek ki. Madem değiştirdin her şeyi, sonunu daha güzel yap bari.
-bari, italya' da bir yorgancının adıdır. dedesi bir asır önce memleketimize gelmiş, yorgancılık mesleğini görmüş beğenmiş, işte geleceğin işi demiş, oralara bu işi taşımıştır. şimdi torunu dedesini pek de rahmetle anmıyormuş. italya' dan gelenlerin yalancısı değilim ben, içime böyle doğuyor.

bugün doğacak çocuklara isimler kız olursa ela, erkek olursa burak olsun, mutlu mesut çocuklar doğsun.

günün yemeği karnıyarık pilav cacık. tatlı olarak kavun karpuz ne varsa.

günün şiiri turgut uyar' dan gelsin, YILGIN desin:

Bir sargın umut yakaladım onu kuşandım
Serin mavi bir gökyüzü buldum onu kuşandım
Denize doğru sokaklar gördüm onları da kuşandım
Üstlerine üstlük seni kuşandım
Tedirgindim namussuzdum deli deliydim
Uslandım.

Üç dilim kavun kestim birini ben yedim
Kavundan üç dilim kestim birini yedim.
Birini sana ayırdım kadın al birini sen ye
Sabah olsun sabah olsun ilk işim bu
Öbürünü götürüp civcivlere vereceğim.

Senin bir yönün var orada durur yaşarım
Bir de acun var ben içindeyim
Ben içindeyim tüm itlikler sahanda yumurtalar onun içinde
Orospular içinde Hurşit Bey içinde sen içindesin
Üç dilim kavun kestim birini sen ye
Kabuğunu at Hurşit Bey'i at itlikleri at

Durup durup sana sesleniyorum.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Serçelerin Şarkısı

Kim demiş temizlik iyidir, hoştur diye. Dolabı toparlayıp düzenleyelim dedik, seyrettiğimizin iki katı kadar seyretmediğimiz film ortaya çıktı. Ne diye ve ne zaman kastık alalım diye onca filmi anlamadım, tıpkı şimdi bitirelim manyaklığıyla nefes almadan seyretme gayretimizi anlamadığım gibi. Sevgili Halivud sinemasının pek çok şaheserini yarı sardırarak, yarı oflayıp puflayarak geride bıraktık çok şükür. Ama arada öyle bir film çıktı ki, değdi be onca eziyete.

Filmi seyretmeye başladık neler oluyor anlamadım. Kulağıma Türkçe kelimeler geliyor, fonda İbrahim Tatlıses şarkıları çalıyor, esas adam feci halde bizden birine benziyor, Allah' ım neler oluyor falan derken lan ne güzel film bu demeye geçişimiz öyle çabuk oldu ki hala başım dönüyor. Annem gibi film seyrettim daha ne olsun, tehlikelere karşı esas adamı uyardım, bir güldüm, bir ağladım, kah hiiii! nolacak şimdi? deyip eyvahlandım, kah ay nolur iyileşsin diye adaklar adadım.  Ama sonunda dedim ki insan olmak ne güzel şey.

Biraz da filmden bilgiler vereyim. Serçelerin şarkısı İran sinemasına ait bir filmmiş. İnternette bu bilgileri ararken yönetmen Majid Majidi' nin diğer filmlerinden de  övgüyle bahsedildiğini okudum, öğrendim. Hemen o filmleri de alacağım (demek ki böyle böyle birikiyor bu filmler:). Merak edenler için isimlerini de yazayım: Cennetin Çocukları, Cennetin Rengi ve Baran.

Bizim filmimizin esas adamı Kerim üç çocuğu ve karısı ile birlikte taşrada yaşıyor. Deve kuşu çiftliğinde bakıcılık yaparak ailesini geçindirmeye çalışıyor. İşitme engelli kızı Haniye' nin, işitme cihazını evin yakınlarındaki pis bir su deposuna düşürmesi ile film başlıyor, cihaz bulunuyor ama çalışmıyor, çiftlikten kaçan deve kuşu yüzünden Kerim' in işine son veriliyor ve olaylar böyle gelişiyor. Filmin bir de yan hikayesi var. Kerim' in küçük oğlu ve arkadaşlarının pis su deposunu tertemiz bir akvaryum yapma ve burada yetiştirdikleri balıklarla milyoner olma hayali.

NTV filmden şehir hayatıyla tanışınca değişen bir aile babasının hikayesi diye bahsetmiş ama katılmıyorum bu görüşe. Değişiklik yok aslında, aklı çeliniyor belki ama özü o kadar iyi ki ya da Allah onu o kadar seviyor ki yanlış yollara sapmasına izin vermiyor.

Çok güzel be, seyredin işte.

29 Nisan 2010 Perşembe

Çok yaşa sen anne

Şimdi benim karnım burnumda değilse de midemi falan geçti, sonunda bebeğimin cinsiyeti ile ilgili karmaşa da bitti, bir kızım oluyor. E nedir yani, ben bunları niye söyledim şimdi? Arçelik' in anneler günü reklamında 'evinin yıldızı, kızının anası' diyor ya...işte burada kızının anasındaki kızım ben hem, hem de doğacak kızımın anası. what is matrix ulan triplerine girmeye lüzum yok tabi, ama öyle tuhaf bir duygu ki dile getirmeden olmaz. O zaman Can Yücel de Maarif Takvimi desin:


Anne, ne zaman bahar gelecek?
Kış gelsin de öyle, yavrum

9 Nisan 2010 Cuma

Eşekle Gelen Aydınlık

Mail kutuma gelen uzun ince bir yol misali mailleri okumam silerim, bir de marifet gibi buradan söylerim. Eşekle gelen aydınlık başlığı ilginç gelince bunu okuyayım dedim. İyi ki öyle yapmışım, böylece bu müthiş öyküden haberim oldu. İnsanların hayatında tırnak kadar fark yaratmak nasıl mühim bir iş, oysa Mustafa Güzelgöz fersah fersah yollar katetmiş. Huzur içinde uyuduğundan eminim. Hikayesi birine, birilerine, hepimize ilham olsun dileğiyle

MUSTAFA GÜZELGÖZ: BİR ÇAĞDAŞ MASAL KAHRAMANI

Mustafa Güzelgöz, 1921 yılında Ürgüp’te doğar. İlk ve orta öğrenimini Ürgüp’te bitirir. Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra, İstanbul’a gitmeyi hedefler ama ailesi, onun Ürgüp’te kalmasını ister. Ürgüp’ün o zamanki kaymakamı Fahri Çıvgın’ın teklifiyle 1944 yılının Temmuz ayında 40 lira aylıkla “Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi”ne memur olarak atanır.

Öncelikle, kendisinden önce çalışanlar tarafından “bu basma ve yazma kitaplar okunmaz” diye bir binanın rutubetli odasına atılan 2300 adet yazmayı depodan çıkarır. bütün yazmaları, cüzleri tek tek güneşe çıkartarak kurutur, tek odalı bir kütüphaneye bunları yerleştirerek gelecek kuşaklara hazırlar.

EŞEKLERLE KÜTÜPHANE FAALİYETİ

Dünyada ve Türkiye’de ilk kez yapılan “eşek sırtında köylere gezici kütüphane hizmeti” Güzelgöz, başta Ürgüp Kaymakamı olmak üzere birçok memurla birlikte bir köye adına “selector” denilen buğday temizleyicisinin açılış törenine gider. Köylüler ayağa kalkıp gelenleri karşılar, bu sırada herkesin altına bir sandalye verilir; doktora, ziraatçıya, veterinere, sağlık memuruna, ortaokul müdürüne, öğretmene, nüfusçuya… Sonrasında da bir ikram faslı başlar. Köylü, tanımadığı Güzelgöz’e bir sandalye bile sunmaz. Bir memur arkadaşı Güzelgöz’ le sandalyesini paylaşır.

Güzelgöz bu olayı yaşadıktan sonra düşünür ve köylüye hak verir. Hürmet edilen, sandalye tutulan, ikramlar sunulan diğer memurların hepsinin bu köylüye az çok bir yararı dokunduğunu düşünür. Doktor hastalarına bakıyor, öğretmen çocuklarını okutuyor, veteriner hayvanlarını iyileştiriyor vb. örnekleri sıralayarak kendisinin de bu köylünün yararına bir şeyler yapıp köylüden bir sandalyede alabileceğini düşünür.

“İnsan kitaba gideceğine, kitap insanın ayağına gelmelidir” diyen Güzelgöz, yolları olmadığı için şehre gelişi zor olan köylülere kitabı kendisi götürmek ister. Motorlu araçların gitmesinin mümkün olmadığı köylere eşek sırtında kitap götürmeyi planlayarak uygulamaya koyar. Bakanlıktan kadro tahsisi ister, kabul edilir.

Güzelgöz, 200 TL’lik kadro için işe alınacak kişinin en az ilkokul mezunu olmasını ve eşeği olması şartını arar. Bunların içinden Bekir Koca’yı seçer…….. Bu köylere kitabı götürecek olan eşekler için sandıklar yaptırır ve her biri 90-100 adet kitap olan iki sandığı eşeğin semerine yerleştirir ve düşer yollara. İlk durağı Karlık köyüdür.

Köylünün okuma alışkanlığının oluşması için ilk önce; Karacaoğlan, Aşık Garip, Hazreti Ali’nin Hayber Kalesi Cengi gibi kitaplar götürür. Daha sonraki zamanlarda halkın yararına olacak tarım, hayvancılık v.b. konularda kitaplar bulundurulur. Okuma zevki gelişen köylüler zaman içinde tarih, tarihi romanlar, dini kitaplar, tarım ve sağlık konularında kitapları ve Dünya klasiklerini okumaya başlarlar. Özellikle Karain köyünde Balzac okunmaya başlamıştır.

KÖY KADINLARI KÜTÜPHANEYI DAHA AZ KULLANIYOR

Köylü kadınların geleneklerden dolayı erkeklerin yoğun olduğu yerlere gitmeme eğilimi ve işlerinin yoğunluğu kütüphaneye gelmemelerinin nedenlerinden bazılarıdır. Erkeklere oranla kütüphaneye çok az gelen yöre kadınlarını kütüphaneye nasıl çekerim diye düşünen Güzelgöz, iyi bir formül bulur. (Yıllık okuyucu sayısı: 24.000; kadın okuyucu sayısı: 2000)
Kütüphanelere dikiş makineleri alarak kadınların kütüphaneyi daha çok kullanmalarını sağlamayı planlar. …… Kütüphanenin tatil olduğu Salı günlerini sadece kadınlara açar..
Eşekli Kütüphane sistemiyle Bakanlığın ve dünyanın ilgisini çeken Güzelgöz kadınları da kütüphaneye çekmenin yollarını planlarken şöyle diyor;

“Baktım kadınlar gelmiyor, demir parmakların ardından bakıyor; içeri giremiyorlar. O zamanlar Zenith marka dikiş makineleri yeni çıkmıştı. Hemen bu kuruma bir mektup yazdım Reklamlarını da yapacağımı belirterek her kitaplığa birer dikiş makinesi istedim. İyi insanlarmış; tez vakitte bir Singer, dokuz tanede Zenith marka dikiş makinesi yolladılar. Makineleri kütüphaneye yerleştirdim. Masaların üstlerine Ören Bayan’ın dikiş nakış örneklerini içeren broşürler koydum Sonra da köyün erkeklerini toplayıp onlarla konuştum. Salı günleri hanımın buraya gelecek, burada oturacak dedim….. Beklemeye başladım. Gencecik güzel güzel bayanlar, çeyizlerini düzmek üzere kütüphaneye gelmeye başladılar.”

VE GÜZELGÖZ’E ULUSLARARASI ÖDÜL
1963 yılında Amerika’da yapılan bütün dünya ülkelerinin yaratıcı insanlarının yarıştığı bir yarışma düzenlenir. Türkiye’nin de yarışmaya aday bildirmesi istenir. Yazı Devlet Planlama Teşkilatına ulaşır. DPT yetkilileri Güzelgöz’ün yaptığı çalışmaları düşünerek yarışmaya onun katılmasına karar verir…. Evrakların yarışma yetkililerine ulaştırılmasından kısa bir sure sonra Amerikan Haberler Merkezi’nden 3 kişi incelemeler yapmak üzere Ürgüp’e gelir. Konuklar köyün muhtarını da yanlarına alarak Güzelgöz’ü hiç işe karıştırmadan incelemelere başlarlar.

Köyde eşeğin sırtında gitmekte olan köylüyü durdurup ona bir kitap uzatarak kitap okumasını isterler, köylü okumaya başlar. Daha sonra sırasıyla köylü kadınlara, yaşlılara, gençlere kitap uzatırlar ve kimden uzattıkları kitabı okumasını isteseler hep olumlu sonuç alırlar. Bu rapora, inceleme esnasında çektikleri birbirinden ilginç ve güzel fotoğrafı da ekleyerek yarışma jürisine sunarlar. Yarışma sonuçlanır ve Güzelgöz, “The Lane Bryant Uluslararası İnsanlık Hizmetinde Gönüllü Takdirnamesi” ni alır.

21 Kasım 1963 tarihinde bütün dünya ülkelerinin yaratıcı insanlarının eserleri toplanır. İlk eleme sonrasında geriye beş aday kalır. Bu beş adaydan geriye en kuvvetli iki aday İtalya ve Türkiye’nin adaylarıdır. İtalya’nın adayı, ülkesindeki köprüaltı çocuklarını okutmuş, yetiştirmiş, üniversiteyi bitirmelerini sağlamış onların topluma kazandırılması için uğraşlar vermiş. Jüri üyelerinin yarısı büyük ödülün İtalyan adaya verilmesinden yana. Son ana kadar oyunun kimden yana olduğunu söylemeyen jüri başkanı Dwight Cooke söze şöyle başlar.
“Benim oyum Türkiye’ye. Eğer İtalyan adayın eğittiği, yetiştirdiği çocuklara eşekle kitap gitseydi köprüaltı çocukları olmazdı. Türkiye’den katılan aday köprüaltı çocukları olmasın diye çalışmalar yapmıştır.”
Ve Türkiye birinci olur. Güzelgöz, olanaksızlıklardan dolayı gidemediği ödül töreninin sonucunu kütüphanede görevi başında iken gelen telefonla öğrenir. Telefondaki ses, Amerika’da Dünya Ülkeleri Yaratıcılar Birinciliğini aldığını bildirir.

Ulusal ve uluslararası basında çıkan yazılar sayesinde kütüphaneye destek yağmaya başlar.Amerikalı bir yardım kuruluşu Ürgüp ve çevresinde yapılan çalışmaları yakından takip eder ve çalışmaları çok sempatik bulur. Modern bir vasıtayla gezici kütüphane çalışmaları gerçekleşsin diye 1960 model yeni bir Jeep hediye edilir. Hediye edilen jeep sayesinde ulaşımı Jeeple rahat olabilecek köylere gidilir. Aynı zamanda eşek, katır ve atlarla yapılan gezici kütüphane çalışmaları da devam eder.

Çok yönlü bir kişilik olan Güzelgöz, Halkevi ve Belediye Başkanlığı da yapar ve yörede halıcılık kursları açar. Günümüze kadar gelen meşhur Ürgüp halılarının oluşmasının temelleri o yıllarda atılır.Bir gün, Ankara’dan bir müfettiş gelir. Olayı Güzelgöz’den dinleyelim.
“Hakkımda şikayet olduğunu, başka işlerle uğraşıp kendi işimi yapmadığımı, savunmamı yazmam gerektiğini söyledi. Onca verilen ödüllerden, takdirnamelerden sonra böyle bir olaya çok üzüldüm. Teslim aldığım kitap sayısını iki bin üç yüzden iki yüz bine çıkardım. Kitaplığı genişletip ikinci katı çıktık.Okur sayısını arttırdık; insaf… Bugüne kadar saklayacak hiçbir şeyim olmadı.”
Bunun üzerine emekliliğini ister, Eşekli kütüphaneci. ….Köyde kendisine bir güzel jübile yapılır.

Onun bütün bu çalışmalarından Fakir Baykurt haberdar olur ve “Eşekli Kütüphaneci” isimli romanını yazmaya başlar ancak romanını tamamlayamadan 11 Ekim 1999 da Almanya’da vefat eder, kitabı tamamlamak Fakir Baykurt’un kızı Işık Baykurt’a düşer. Ve Baykurt’un ölümünden 11 ay sonra yayınlanır. Mustafa Güzelgöz, Fakir Baykurt’la olan tanışmalarını ve hakkında yazılan kitapla ilgili duygularını şöyle dile getiriyor.

“Almanya’da öğretmenlik yapan bir yeğenim vardı; Necile Delicioğlu. ‘Mustafa Güzelgöz ve Eşekli Kütüphaneci’ adlı bir kitap çıkınca, bir kitap da Almanya’ya yolladım. Fakir Bayburt, bu eseri okumuş; Necile’ye , ‘Okudum, okuduğuma doyamadım; bana da bir tane göndersin’ demiş. Ardından Fakir’in Cumhuriyet gazetesinde, ‘Çağdaş Bir Masal Kahramanı’ başlıklı yazısı çıktı. Sonra Ürgüp’e gelip bize konuk oldu. Bana,’ Bu. İnsanüstü bir çalışma. Bu kadar eşeği katırı bir araya getirip de nasıl başardın bunca işi ’diye sormuştu. Fakir Bayburt,bu ülkenin ender aydın insanlarından biri. Fakir’in kitabı, ailemizi derinden etkiledi. Torunlarıma kadar ailece okuduk. Bu roman , bizim için bir ‘ağlama’ duvarı oldu. Hanımım ‘Bey! Elli yıllık çalışman boşa gitmemiş’ deyip ağladı; ben de ağladım.”

MUSTAFA GÜZELGÖZ, Anadolu’nun aydınlanmasının isimsiz kahramanlarından biri. … 84 yaşında solunum yetmezliğine bağlı kalp rahatsızlığından 17 Şubat 2005 tarihinde aramızdan ayrıldı.


İSTERİM Kİ BU DÜNYADA
HİÇ KİMSE CAHİL GALMASIN
OKUSUN İLMİN KİTABINI
CAHİLDEN AKIL ALMASIN

GENDİ GENDİN YEDENLERE
İLİM TAHSİL EDENLERE
İLME DOĞRU GİDENLERE
CEHALET MANİ OLMASIN

İLM EDENLER NURLAŞIYO
İLM ETMİYEN KÖRLEŞİYO
İLİMLE DÜNYA BİRLEŞİYO
SÖYLEKİ NEDEN OLMASIN

CAN YAKMADAN ATOM GÜCÜ
BİRLEŞSİNLER TÜM BİLİMCİ
DİLERİM OLSUN SAHİCİ
DÜNYADA SİLAH GALMASIN

İNSAN HAKLARI HAK OLSUN
BU HAKKI BİLEN ÇOK OLSUN
BÜTÜN SİLAHLAR YOK OLSUN
CEHALET CAN DAĞLAMASIN

DÜNYA CENNETTİR İNSANA
EŞİT OLSUN SANA BANA
GIYILMASIN HİÇ BİR CAN'A
ANALAR AĞLAMASIN

BÜTÜN DÜNYA ALLAH DİYO
ONUN NİMETİNİ YİYO
İNSAN KISBETİNİ GİYO
AYRILIK GÜDEN OLMASIN

GENDİN BİLEN BUNU ANLAR
ÇÜNKİ HAKTIR BÜTÜN CANLAR
YARDIMLAŞSIN TÜM İNSANLAR
DÜNYADA FAKİR GALMASIN

BİR GARİBİM BUDUR DERDİM
TÜM DÜNYAYI BENDE GÖRDÜM
İSTERİMKİ BENİM YURDUM
DÜNYADAN GERİ GALMASIN.

NEŞET ERTAŞ

31 Mart 2010 Çarşamba

Evliliğe gelinceee!


Geçtiğimiz Perşembe Kadıköy Halk Eğitim Merkezi' nde gittik bu oyuna. Gitmeyeli yıllar olmuş oraya, ilkokulda lisede falandım belki de. Halk eğitim merkezi deyince daha köhne bir salon bekliyor insan. Ne bileyim biletleri folklör kıyafetli tipler kesmeli, kesif bir tuvalet kokusu her şeye eşlik etmeli falan. Sanki halk sadece halay çektirilerek eğitilirmiş gibi bir inancım varmış demek. Tuvalet alışkanlıklarımıza ise, değinmek dahi istemiyorum. Neyse dediğim gibi salon gayet güzeldi.
Can Gürzap' ı çok severim. Özellikle Türkan Şoray ile oynadığı Selami Şahin' in 'seninle başım dertte' şarkısının bol bol çaldığı filmi en sevdiğim Türk filmleri arasındadır. Nurseli İdiz de sevdiğim bir kişiliktir, hükümet gibi kadın daha ne olsun. Diğer iki oyuncuyu tanımıyordum, tanıştığımıza memnun oldum. İsimlerini de yazayım tam olsun. Yağız Tanlı ve Burcu Gül Kazbek.
Nurseli İdiz ve Can Gürzap evli çifti oynuyor. İkisi de hemcinslerine kadın-erkek ilişkileri konusunda konferanslar veren iki akademisyen. Gayet yolunda ve huzurlu görünen bir evlilikleri var. İsveç' ten Nobel ödüllü arkadaşlarını ve kızını misafir etmek üzere bekliyorlar. Görüşmeyeli on yıl olmuş. Ufak kızın örgülü saçlarından, kocaman çirkin ayaklarından bahsediyor Can Gürzap, gülüşüyorlar. Derken kapı çalıyor, içeri bir afet-i devran giriyor. Meğer bizim örgülü, koca ayaklı kız Venüs' e dönmüş, minicik kırmızı elbisesi ile hepimize göz kırpıyor. Delville çiftinin evine saatli bomba gibi düşüyor ve olaylar böyle gelişiyor.
Tek eşliliği her iki açıdan da sorguluyor oyun. Nurseli İdiz ve Can Gürzap konferanslarında hemcinslerine anlattıkları ile bakış açılarını daha iyi anlamamızı sağlıyorlar. Gerçekten çok beğendiğim bir oyun oldu deyip bitirecektim ama bir dakika: Can Gürzap' ın konferanslarından birinde belirttiğine göre  Batı Afrika' da Ashanti kralının tam 3333 tane eşi varmış. Oha be kardeşim her gün biriyle beraber olsan bir kadına tekrar sıra gelene kadar yaklaşık on yıl geçmesi gerek. Bu karıların seni kesin boynuzluyordur, haberin olsun.

30 Mart 2010 Salı

Tam zamanında

Yemek de boş içmek de,
Hatta yeri gelmeden sevişmek de.
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini
Gözlerinin içine baka baka.

Bisikletinin gidonunu
Tam zamanında çevirmelisin
Düşmemek için.
Tam zamanında frene basmalı,
Tam zamanında yola koyulmalısın.

Tam zamanında okşamalısın başını
O üzüm gözlü çocuğun
Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,
Tam ağlamak üzereyken.
Tam zamanında koymalısın elini omzuna
En sevdiğin dostunun babası öldüğünde.

Tam zamanında tutmalısın düşerken
Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.
Tam zamanında acımalı yüreğin
Afyon'da Hasan Ağabey' in evi yıkılınca başına
Evsiz kalınca çoluk çocuk
Ki uzatasın elini bir parça.

Tam zamanında açmalısın kapını
Hayatına girmek isteyenlere.
Tam zamanında çıkarmalısın
Sevginden şımarmaya başlayanları.

Tam zamanında affetmelisin kardeşini
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını
Seni gecenin üçünde arayıp da
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.

Tam zamanında öğretmelisin oğluna
Gerekiyorsa yumruk atmayı
Tam burnunun üstüne
Tiksinmeden pisliğinden,
Yukarı mahallenin sümüklü bebesi
Misketlerini zorla almaya çalışırsa.

Tam zamanında bağırmalısın
Acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.
Tam zamanında yatmalısın
Yola çıkacaksan ertesi gün
Ve arabayı kullanan sensen
Sana emanetse çoluk çocuk
Ve kendin.

Tam zamanında bırakmalısın içmeyi
Son kadeh bozacaksa seni
Ve üzeceksen birilerini
Ertesi gün hatırlamayacaksan.

Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.
Tam zamanında konuşmalı
Tam zamanında şarkı söylemeli
Tam zamanında susmalısın.

Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa
Annenin babanın evini,
Tam zamanında başka bir şehre gidip
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.

Tam zamanında için titremeli,
Tam zamanında aşık olmalı
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.

Tam zamanında toplamalısın oltanı
Belki de seni şampiyon yapacak
En büyük balığı kaçırmadan.

Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
Tam zamanında ölmelisin
Iskalamak istemiyorsan hayatı.

Haydi şimdi kalk bakalım
Silkin şöyle bir
At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az
Haydi kalk bakalım,
Şimdi yaşamak zamanı...

Can YÜCEL

17 Mart 2010 Çarşamba

Kör Atış

Polisiye serilerini çok sevdiğimi daha önce de söylemiştim. Özellikle her kitapta aynı kahramanın ya da kahramanların olayı soruşturduğu kitaplar ilgi alanım. Karakterlerin kitaptan kitaba gelişimini izlemek çok hoşuma gider. Geçenlerde kitapçıda Jeremiah Healy' nin Kör Atış isimli kitabına rastladım. Kitap kapağında Bir John Cuddy/Boston Polisiyesi yazıyordu. Bir iki sayfasını okudum ve çok hoşuma gitti o ilk bir iki sayfa. Şöyle ki: John Cuddy, İşsizlik Kurumu' nda form doldurup o ayki işsizlik parasını almak istiyor. Formu dolduran görevli kadın 'sizin yeteneklerinizde bir insanı dışarıda hayatını kazanmak yerine burada karşımda görmek beni hasta ediyor' diyor. Buna karşılık John Cuddy 'zaten çok iyi görünmediğinizi fark etmiştim. Formun geri kalanını tek başıma doldurmamı ister misiniz?' diyor. Malesef kitabın geneli aynı zeki havayı yansıtmıyor. Mary Higgins Clark kitapları gibi yüzde onbeş beyaz dizi, yüzde seksenbeş polisiye karmaşası bir kitap olmuş. Mesela kahramanımız pantolonumu giydim demiyor. Levis' ımı çektim bacağıma aga diyor. Mayo giyip çıkıyor, yanındaki kadın arkadaş wow oluyor. Böyle sululukların polisiye kitabında işi ne? Ya da her sabah yaptığı sporu bir detaylı anlatıyor ki sanırsınız Ebru Şallı ile Pilates kitabı. Çok kızdım, çünkü çok hoşuma giderek almıştım, hayal kırıklığım büyük. Hatta şu an ağlıyorum, evet.

13 Mart 2010 Cumartesi

Dünyadan Türkçe manzaraları


İlki İsveç' te bir mezarlık, Ölmevalla küserim mezarlığı

Hindistan' da bir restoran, afişin altındakiler de son mağdurları herhalde

Bu ise bir diyet bisküvi markası imiş. Diet olayının özünü kavradığı kesin.

Buna yorum yapmak dahi istemiyorum.

Acaba yukarıdaki durumların tersi de var mı? Bizde gayet normal  bir söz başka dillerde küfür olabilir mi? O başka dillerin insanları bunlara bizim güldüğümüz kadar gülüp, bizim kadar dalga geçerler mi? Zira biz İngilizcedeki altı rakamını bile yoğun tahrik gücü nedeniyle diğerlerinden ayrı tutan bir milletiz. van tu tıri for fayv siks (ehi ehi) sevın eyt nayn ten... götü boklu ayten.

10 Mart 2010 Çarşamba

Başlıksız

Neden dişçilerin bekleme odalarında kuaförlerde olduğu gibi elele, kucak kucağa dergileri var? Manikür sırası bekler gibi bir rahatlık duygusuna kapılacağımızı mı sanıyorlar içeriden o iğrenç oyma sesi gelirken? Hadi biz tamamız, iyiyiz böyle diyelim (ki değiliz! insan bari bir de yemek ve dekorasyon dergisi koyar) erkekler ne okuyacak peki? Erkek adam korkmaz, beklerken sıkılmaz, sıkılsa da okumaz mı? 
Erkek adam var, balık adam var, adam gibi adam var, e başka? Kadın adam olmaz mı? Olmaz. Erkek gibi kadın var onu verelim istersen. Erkek gibi kadın...Yani erkek gibi güçlü, kuvvetli, kudretli mi yoksa yüzüne bakılacak yanı yok, tavırları da kabasakal, hatta galiba biraz da sakalı var gibi mi? Tamam tamam sustum demiyorum banane. Bu erkek gibi kadın lafında över görünen bir aşağılama var, tam anlatamadım şimdi biliyorum, ama var bir hinlik işte,  hoşuma gitmiyor.
Sevgili Fenerbahçem uğursuz Şubat ayını bol hasarla atlattıktan sonra, Mart ayına güç bela iyi başladı. Olsun, mühim olan kazanmak klişesi bugünler için uydurulmadı mı sanki? İçim yeniden futbol aşkıyla dolar dolmaz futbol kitapları ile ilgili yazmak düştü aklıma. Yarından itibaren inşallah burda. Da da da da!

9 Mart 2010 Salı

Mevsimlerden yazdı ve tercüme-i halime ne söylesem azdı...


İstanbul' da yaşayan az asabi biri şu başlığımı görse beni ıslak odunla döverdi, zira hava bildiğin kara kış. Ama hayır, başka bir şey benim diyeceğim. Siyah beyaz Türk filmi tadındaki bu cümle Alper Canıgüz' ün Gizliajans isimli kitabının 184. sayfasından. Ama nasıl güzel bir söz değil mi?
En kısa sürede okuduğum kitap sıralamasında birinciliği zorlayan Gizliajans, çok sürükleyici evet, insan elinden bırakamıyor, ama yine de çok sevemedim kitabı. Ama kitabın kahramanı Musa' yı pek sevdim. Baskı altında her normal insan gibi korkan, Süpermen' e dönüşmeden bir siper ardında cenin pozisyonunda tehlikenin geçmesini bekleyen bir kitap kahramanı. İşte insan dediğin budur. Üstelik 'Babanız sizi döver miydi?' diye soran adama 'Hayır. Biz çok modern bir aileydik. Babam da çok modern bir insandı. O yüzden beni dövmez, rencide ederdi.' diyecek kadar da ince zekalı.
Ya işte böyle. Ezginin Günlüğü ile sözlerime son verirken 'bir sıcak söz, bir demlik çay, işte sevmek bu kadar kolay...' desinler isterim, dediler bile.




8 Mart 2010 Pazartesi

Geçmiş olsun Elazığ

Sözün bittiği yer işte... Ne denilebilir bilmiyorum. Yine deprem oldu yine insanlar öldü, ocaklar söndü, yine doğru dürüst afet koordinasyonumuz yok diyor haber bültenlerine çıkan uzmanlar. Allah sabırlar versin, bir de hayırlar ve insan canının kıymetini bilen yöneticiler...

4 Mart 2010 Perşembe

Yeni Hayat

Mayıs ayında istifa etmiştim, hayallerimi gerçekleştirmek üzere. Üzerinden neredeyse bir yıl geçti, başarılı olamadım, hayal kırıklığına uğradım falan filan. Şimdi hamileyim madem olmadı bari bu arada çocuk yapayım diye değil, her şey beraber gelişsin, tomurcuklansın diye. Hani şarkıdaki gibi, çocuk da yaparım kariyerde. Ama şimdi yönümü bulmaya çalışırken kayboldum sanırım. Ya da kolay geldi yan gelip yatarken bunalım takılmak, kayboldum sanmak. Tıpkı çalışırken; bir yandan her şeyden yakınırken, bir yandan istifa edip basıp gitme hayallerinin verdiği hafiflik duygusu gibi. Ama kendimi hiç hafiflemiş hissetmiyorum ki.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Düşen bir yaprak görürsen beni hatırla demiştim...

bugün 27 şubat cumartesi. şubat ayı da bitiyor sevgili maarif severler, günler eşek osurdu yel götürdü hızıyla geçip gidiyor. olsun, bahar geliyor hiç değilse. şubat ta bu 20-25 günlük ara boş kalmasın diye oluşturulmuş bir ay gibi değil mi zaten, varsın bitsin. daha kaç gün çekeceğine bile karar verememiş bir aydan kime ne fayda gelir ki? gerçi ben mart ayına da karşı bir insan olabilirdim ama kardeşim doğdu, manevi değeri affettiriyor kendisini. ama ayların en güzeli temmuz, plasesi eylüldür. bu son derece önemli bilgilerden sonra şunları not düşmek istiyorum güne dair
bugün doğacak çocuklara isimler: kız olursa deniz hanım, erkek olursa deniz bey
günün yemeği: acılı kanat ızgara, ayran. ama şişiriyor sonra demedi demeyin ya az yeyin ya da benim gibi arkasından bi soda için, hoş o da fayda etmedi, onu da demedi demeyin.
günün şiiri turgut uyar' dan gelsin, ilkin desin.  


Bunu kimse söylemedi belki düşündü
çünkü vardır insanın yaşamasında
uyku ve öfke gibi vardır
kimse söylemedi
tuzunu çoğaltan bir denizde
nasıl batarsa güneş öyle ben de kaçırdım
ki gözüm bütün gün boyu lekelerde
kaçırdım ama şöyle de söylenebilir
şiirin bütün geçmişinin dışında
önceden açıklanan her şeyin dışında
örneğin en sıcak ülkelerin yazında
en soğukların kışında
yanarım üşürüm berbat olurum
hiç bir şeye yaramam
ama yine de seni severim
o zaman sen de beni sev
evet.

11 Şubat 2010 Perşembe

Dikkat! Şimdi ve Burada!

Kafam binbeşyüz bu ara. Bazen her şey durgun bir deniz gibi huzur verici gelirken, çoğunlukla berbat bir Fatih Erkoç şarkısı gibi oynatmaya az kaldı doktorum nerde modunda.

Eckhart Tolle' nin Şimdinin Gücü isimli kitabını okudum geçtiğimiz hafta. Tolle, tüm ıstırap, korku ve endişelerimizin kaynağının sürekli geçmişte ve gelecekte olan aklımızdan kaynaklandığını, şimdide (yaşadığımız anda) hiçbir sorun bulunmadığını belirtiyor. Yani sevgili aklımızın bir başka ifadeyle egomuzun sesini susturup tam anlamıyla yaşadığımız anda mevcut olabilsek iç huzura ve dinginliğe kavuşacağımızı anlatıyor.
Kitapta Aldous Huxley' in Ada isimli romanından bahsediliyor. Romanda okyanusta gemisi battıktan sonra yaknda bir adaya sığınan bir adamın hikayesi anlatılıyor. Adada dünyanın geri kalanından farklı bir uygarlık hüküm sürüyor. Adamın dikkatini çeken ilk şey, ağaçlardaki rengarenk papağanların sürekli olarak "Dikkat. Şimdi ve Burada. Dikkat. Şimdi ve Burada." demeleri oluyor. Daha sonra adalıların sürekli olarak anda mevcut kalmayı hatırlamak için papağanlara bu sözleri öğrettiklerini öğreniyor. Faydası olmuş mudur acaba?