29 Temmuz 2010 Perşembe

Öylesine

Hamileliğimin başından beri kendimi normal doğum yapmaya hazırlıyordum ama sanırım bu arzum gerçekleşmeyecek. Dün kontrole gittiğimizde doktor suyumun çok azaldığını söyledi. Bugün tekrar kontrole gideceğim. Eğer durum aynıysa yarın ya da Cumartesi sezeryen olacak. Çok tuhaf hissediyorum şimdi kendimi, ikiye bölünmüş gibi. Bir yanım normal doğumun getirdiği belirsizlik ve korkudan kurtulduğu için oh be derken, öbür yanım tabansız ilan etti bile beni. Hem bir şeyin olmasını beklerken beklemeye alışıyor insan. Şimdi bin tane şey dönüyor kafamda. Kızım sağlıklı doğacak mı, hemen emzirebilecek miyim, sezeryen beni nasıl etkileyecek, hastane çantama çorap da koysam mı... bir sürü irili ufaklı soru. Korkuyorum lan Kamil, valla korkuyorum.

Gelelim bunca aradan sonra Fenerbahçe' ye. O Önder denilen skindirik herifi futbolcu sayan, yetmeyip bir de takıma koyan zihniyetin ebesini eşekler kovalasın. Herif bumerang gibi, nereye kovarsan kov geri gelip defansın içinde patlıyor. Bilica denen tecavüzcü Coşkun kılıklı orangutanı iyi oynuyor diyen Rıdvan da bi sktirsin gitsin. Kazım' mış, Santos' muş falan görmeye tahammülüm yok bu insan ziyanlarını. Lan bi sktirin gidin, o her boku bildiğini sanan gerzek başkanınızı da götürün, ömrümü yediniz be.

27 Temmuz 2010 Salı

Ölüm bir varmış bir yokmuş

Jose Saramago' nun Ölüm bir varmış bir yokmuş isimli kitabından bahsetmek istiyorum bugün. 'Ertesi gün hiç kimse ölmedi' diye başlıyor kitap ve aynı cümleyle de bitiyor. Günlerden bir gün, bir yılbaşı akşamında, hikayemizin geçtiği memlekette kimseyi öldürmemeye karar veriyor ölüm. Yeni yılla birlikte memleketteki tüm insanlar ölümsüzlüğe kavuşuyor. Önceleri coşkuyla karşılanan bu durum, ölümsüzlüğün getirdiği sorunlar ortaya çıktıkça büyük bir kargaşaya neden oluyor. Çünkü, ölümün öldürmekten vazgeçmekle vadettiği ölümsüzlük, sonsuz gençlik pınarı anlamına gelmiyor. İnsanlar hastalanmaya, yaşlanmaya, kazalar geçirmeye, birbirlerini öldürmeye teşebbüs etmeye devam ediyor, ta ki son nefeslerine kadar her şey daha öncesi ile aynı seyrediyor, ama o son nefes bir türlü verilemiyor. Kitap yeni düzene insanların uyum sağlamaktaki başarısını öyle güzel anlatıyor ki hayran kalmamak elde değil. Karakterlerin birbirleri ile konuşmaları aynı paragraflar içerisinde ard arda verilmiş. Şöyle yani: 'Nasılsın? İyiyim, sen nasılsın? Ben de iyiyim. Banyo yapmam lazım...'Uzun konuşma cümleleri arasında hangi lafı kim dedi karışıyor başlangıçta ama alışınca süper valla. Başbakan ile dini liderin konuşmaları şahaneydi mesela. Yine hikayeye döneyim. Ölüm verdiği 6 aylık aradan sonra işe geri dönüyor, herkes rahat bir nefes alıyor derken, postadan çıkan eflatun zarflar yeni sorunlar başlatıyor...

Okuduğum en güzel kitaplardan biriydi. Özellikle bir kayıptan sonra okumak, benim için kitabı daha da anlamlı kaldı. Teşekkürler Saramago.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Kimseyi görmedim ben senden daha güzel...

Bugün 26 Temmuz Pazartesi. Nefis bir yağmur başladı İstanbul' da. Doğum günüm kutsanıyor her damlayla. İyi ki doğmuşum be diyecek kadar güzel bir gün. O zaman bu şarkı da benden doğum günümün en güzel hediyesi canım kızıma gitsin. Çarşambadan itibaren istediğin zaman dünyaya gelebilirsin.

Kimseyi görmedim ben
Senden daha güzel
Kimseyi tanımadım ben
Senden daha özel


Kimselere de bakmadım
Aklımdan geçer
Kimseyi tanımadım ben
Senden daha güzel
 Sana nerden rastladım
Oldum derbeder
Kendimi sana sakladım
Senden daha güzel


Kimseleri de takmadım
Ölsem değişmem
Kimseyi tanımadım ben
Senden daha güzel

25 Temmuz 2010 Pazar

Sıcak, çok sıcak

Neşeli Emre Altuğ şarkısı gibi bir hava ama değil neşelenmeye, nefes almaya hal bırakmıyor insanda.

ODTÜ' nün mezuniyet töreninde endüstri mühendisliği bölümünün taşıdığı pankart yüreğime su serpti, o da sadece bir anlığına...


24 Temmuz 2010 Cumartesi

Ela' yı beklerken

Hamileliğin son günlerindeyim artık. Sıcaklar bir yandan, hamile olduğumu gören hemen her kadının anlattığı korku hikayeleri öte yandan iyice yusuf yusuf olmuş durumdayım. En korkunç doğum hikayesini anlatana ödül vadettim de benim mi haberim yok kuzum? Niye korkutup duruyorsunuz insanı? Sanki kendi başına yeterince korkulmuyormuş gibi. Hem madem bu kadar korkunç bu iş ard arda ne diye ürediniz? Hoş böyle deyince de verilecek cevapları hazır. Efendim, unutuyormuş insan çekilen acıları. Oh ne güzel, kendin hamileyken unut, beni görünce aklına gelsin hepsi.

Benim gibi bu korku hikayelerinden korkan ve tepki duyan birilerinin fikri sanırım şöyle güzel bir site buldum. Umarım zamanı geldiğinde kendi pozitif hikayemi de eklerim.

Günün yemeği peynir ekmek ve karpuz
Bugün doğacak çocuklara Nergis ya da Nejat desek de olur demesek de.
Günün şiiri Ah Muhsin Ünlü' den gelsin:

sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-senegalliler dahil değil

sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-yoksa seni rahatsız mı ettim?

sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-freud diye bir şey yoktur.

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-haydi iç de çay koyayım.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Belşazzar' ın Kızı

Neyse ki kitaplar var, özellikle de çıtır çerez tadındaki polisiye kitaplar.

Barbara Nadel ismi pembe dizi yazarı etkisi bıraksa da bende, Belşazzar' ın kızı,  yazarın Türkiye polisiyeleri serisinin ilk kitabı.

Konusuna gelince; Balat' ta yaşayan Meyer isimli yaşlı bir Yahudi hunharca öldürülür. Köhne evinde içkiye bulanarak ölümü bekleyen bu yaşlı adam neden böylesi bir vahşetle katledilmiştir? Maktülün kanıyla duvara çizilen gamalı haç ne anlama gelmektedir? Polisin elindeki tek ipucu, maktülün adres defterindeki iki isimdir. Alman asıllı işadamı Reinhold Smits, Meyer' in patronudur ve 2. Dünya Savaşı sırasında Meyer' i Yahudi olduğu için işten attığı iddaa edilmektedir. Defterde yeralan bir diğer isim Maria Gülcü' dür. Bu ürkünç kadın, çarlık rejimi yıkılırken Meyer ile birlikte Rusya' dan İstanbul' a kaçmıştır. Anlattığına göre bir süre Meyer ile aşk yaşadıktan sonra Mehmet Gülcü ile tanışıp çoluğa çocuğa karışmıştır. İlginç olan ise ne Maria Gülcü' nün ne de çocuklarının ve torunu Natalia' nın hiçbir resmi kayıtlarının olmamasıdır.  Kitabın bir diğer kahramanı Robert Cornelius özel bir okulda İngilizce öğretmenliği yapmaktadır ve Natalia' ya delicesine tutkundur. Fakat bizim kız tek çiçekle bahar olmaz tiynetindedir, bir yandan öğretmenle ilişkisini sürdürürken diğer yandan manyak lan bu karı diyeceğiniz ilişkiler yaşamaktadır.

Gelelim kitabın yerli kahramanlarına. Komiser Çetin İkmen orta boylu, pasaklı, elinden sigara düşmeyen, karısı Fatma, 8 çocuğu (dedeme selam olsun) ve babası ile geçim sıkıntısı içinde boğulan vasat bir tipleme olarak kalabilirdi ama Nadel' in gönlü razı olmamış neyse ki. Kapsamlı tarih bilgisi, mükemmel İngilizcesi, bir yandan hiçbir şeye inanmıyormuş görünürken, diğer yandan samsun kodadlı travesti kuzeninin baktığı fallara göre hareket etmesi gibi tuhaflıklarla oldukça ilginç ve sevilen bir kahraman çıkmış ortaya. Üstelik kitaptaki tasvir Ezel dizisinin Kamil' ini hatırlattı bana. Sanki benim ne işim var burada deyip Ezel' de ölüveren Kamil, Komiser Çetin İkmen olarak dirildi karşımda. Yardımcısı Süleyman yakışıklı, bakımlı ve düzenli biri. Her annenin hayali damat gibi ama heves etmeyin, annesi zorla kuzeni ile başgöz etmek istiyor bizimkini. Diğer tipleri yazasım gelmedi şimdi.

11 Temmuz 2010 Pazar

Dedeme

Ölüm bir varmış, bir yokmuş.

Bir gün bizim köye de uğramış, içimizi dağlamış.  

İnsan bir varmış, bir de yok...